22 Şubat 2017 Çarşamba 2 comments

Maastricht Günlükleri 5 - Karabiber ve Ötesi

Dün akşam karabiberin gücüyle tanıştım. O da ne demek demeyin, nasıl güçlü bir bilseniz. Karikatürize edilmiş haliyle karabiber = hapşırık eşleşmesini bozacak kadar güçlü. Ben olsam şöyle derdim karabiber = öksürük.
Bu sonuca ulaşmam kolay olmadı tahmin edeceğiniz üzere. Mantar çorbası yapıyordum, mantarları güzelce kavurdum üzerine de karabiber dökecektim. Döktüm. Epey güzel döktüm hem de. Bayağı bayağı döktüm. Elimin ayarı kaydı derler ya, o hesap, baharat poşetinin yarısı tencereye döküldü. O hararetle etrafı bir karabiber dumanı sardı. Gözlerimde yaş, kalbimde sızı. Öksürük tıksırık. Amanallahım korkunçtu. Bir yandan öksürürken bir yandan da tencereyi süzgece döktüm, bol bol suyla yıkadım mantarcağızları. Sonra pencere mencere açtım, burnumu jaluziye dayadım bir süre. Yarım saat sürdü onun öksürüğü. Allah'tan mantarları suyun altına tutmam işe yaramış, çorba ziyan olmadı. 
İşte şu an yemek yaparken yanlışlıkla karabiberi fazla kaçırırsanız ne olacağını biliyorsunuz. Bu blog eğlenceli olduğu kadar öğretici de! (Eğlenceli mi ki.... Hmmm....)

Bugün humusu tattım. Yeni lezzetlere epey açığım ama hiçbirini sevemiyorum. Bu konu beni üzüyor biraz. Ben daha birçok şeyi deneyemeden damak tadım çoktan oturmuş mu yoksa, diyorum. Karakavza diye havucumsu bir sebze denedim mesela fazla şekerli geldi. Tatlı patates de gerçekten tatlıymış, belki tatlılarda güzel olur ama yemek için fazla şekerli yine. Alabaş çorbası yapmıştım, içine zencefil koyduğum için içemedim çorbayı. Aşçı kendi yemeğini yiyemez hehe. Sonra zeytinyağlı taze rezene yaptım bir ara. Onu da zor yedim. Hazır pişirilmiş kırmızı pancar aldık, eh o fena değildi, yine de arka planındaki toprak kokusundan huzursuz oldum. Falan filan işte. Yine de markette garip gurup bir şey varsa alıyorum. Humusu da yakın zamanda almıştım, epey de yüksek beklentilerim vardı ama yapamadım, sevemedim. :(

Bu aralar buralarda şiddetli rüzgar ve yağmur var. Bugün o sebeple (bahaneyle) dışarı çıkmadım. Şu an yeşil çay içip pencereyi usulca süsleyen yağmur damlalarını izleyip romantizm yapıyorum. Şu cümlenin ev hanımıcasını söyleyeyim. Yoktan yere bulaşık çıkartıp, pencereyi mahveden suları izleyip bu camları silsem mi ya her gün yağmur yağıyor en iyisi yazı bekleyeyim diye düşünüyorum. Haha. Ama bugün bulaşıkları ben yıkamayacağım. Cam silmek de işin şakası. Sırf sizi güldürmek için yazdım, itiraf ediyorum :(

Dün yürüyüşe çıkmaya niyetlendim. Nereye gitsem diye düşünürken aklıma Lidl geldi. Lidl ne ola ki diyenler için açıklayayım, çünkü bana kimse açıklamamıştı zamanında. Cümle içinde rahat rahat kullanıyorlar, benim de biliyor olmamı bekliyorlardı. Evet, Avrupalılar için Lidl ekmek su gibi bilinen bir şeydi ama benim gibi bir Anadolulu nereden bilebilirdi Lidl nedir. Ben size açıklıyorum ne olduğunu. Lidl Avrupa'nın Bim'i sevgili okuyucular. Bir de Aldi var, ikisinin sahibi ortakmış bir ara sonra bozuşmuşlar mı ne olmuş, neyse bilmiyorum ayrıntıları. 

Aldi bize 300-400 metre uzaklıkta iken Lidl 2 km uzaklıkta. Arada fiyat farkı olduğunu da sanmıyorum, ama sadece merak ettiğimden, şehrin o taraflarını görmediğimden ve bana bir varış noktası gerektiğinden Lidl'a yürümeye karar verdim. Şehir kasabamsı olduğu için çayır çimen gezerek yürünüyor, öyle otoban kenarından yürümek gibi düşünmeyin. Bomboş sayılabilecek yollardan, tarlalardan, tek katlı evler arasından manzara izleye izleye geçtim. Köpeğini gezdiren hollandalılara gülümseyerek selam verdim. Derken Lidl'a vardım. Evin ihtiyacı ekmek ve yumurtaydı. Ekmeği sepete koydum ama bir türlü yumurta bulamadım. Sonra karşıma çıka çıka dörtlü organik yumurtalar çıktı. Benim kafamda otuzluk almak varken burun kıvırdım tabi. Bu organik meselesiyle ilgili de acı bir deneyimim var. Bir ara markette başka süt kalmadığı için Bio markalı sütten almıştım, meğerse organikmiş. İnek kokuyordu ya. Ağlaya ağlaya içmiştim. Organik mi? Hayır kullanmıyorum. Neyse dönüşte artık başka markete uğrarım diye düşünüyorum. Ama zaten sırf oraya gitmek yarım saat sürmüş, yarım saat de dönüş var, marketler yol üstünde de değil. İşte eşler böyle günler için var. Telefon açtım eşime. Iıı cınım gelirken yımırta ılıbilir misin ıcıbı? 

Bahsettiğim manzaralı yollar

İşte günlerim bu şekilde geçiyor. Romanı yazmaya da devam ediyorum, üçüncü bölüm bitmek üzere. Şu an 18 bin küsür kelime, 57 A4 sayfası, 74 kitap sayfası ediyor. Buraya kadar nasıl geldim inanamıyorum. İnşallah tamama erdirebilirim ve inşallah güzel olur. Günlük hedefimi 50 kelime arttırarak 450 yaptım. 500 de olsa yazabilirmişim gibi geliyor, ama kendime o kadar yüklenmek istemiyorum henüz. Belki birkaç hafta sonra. Hesaplarım doğruysa dört aya bitiriyorum. Bakalım. Bitirince ilk okumayı yapmak için gönüllüler arayacağım. Şimdiden aklınızda bulunsun. 
9 Şubat 2017 Perşembe 0 comments

Birtakım Uğraşlar

Buraya tembelliklerimi pek yazmıyorum. Birazdan yazacaklarım da tembelliğimin dışında kalanlar olacak. En korktuğum şey şu halimle sürekli çalışan didinen bir izlenim çizmek. Kesinlikle öyle biri değilim, keşke olsam. Özentiliğimi göstermek ve daha çok gaza gelmek için karınca kararınca çabalarımı buradan duyurmak hoşuma gidiyor. 

Yazmakta olduğum roman hakkında sıklıkla umutsuzluklara kapılıyorum. Çok sıkıcı oluyor, kimse okumak istemeyecek, karakterler çok tek yönlü... Bir dolu öz eleştiri yaparak kendi hevesimi kaçırıyorum anlayacağınız. Ama yine de bazen bir görev bıkkınlığıyla bazen de kendimi kaptırarak yazmaya devam ediyorum. 

İkinci bölümü bitirdikten sonra on günlük filan bir ara verdim. O yüzden çok ilerledim sayılmaz. Bugün de yazınca 12 bin kelime edecek. Evet, bugünün kelimelerini henüz yazmadım. Çok vakit kaybetmeden başlasam iyi olacak. Bu yazıyı yayınladıktan sonra yazayım inşallah.

Bu arada Dorothea Brande'ın Yazar Olmak adlı kitabındaki tavsiyesi üzerine her sabah uyanır uyanmaz baş ucuma koyduğum bir deftere en az bir sayfa yazı yazmaya çalışıyorum. Kitap yazmakla ilgileniyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Tam tamına teşhis ve tedavi kitabı. Brande düzenli yazabilme yolunda sabah kalkar kalkmaz yazmanın iyi bir başlangıç olacağını söylüyor. Çünkü henüz hiçbir dış etkenin etkisi altında değilsiniz. Rüyalarınızla ve o sabah mahmurluğunuzla sizsiniz. Hem özgünlük açısından hem de saf düşünceyi yakalayabilmek açısından mükemmel bir zamanlama.

Ben bu deftere rüyalarımı yazmayı tercih ediyorum. Hem başka şeyler yazmaktan daha kolay geliyor, hem de rüyalarımın hararetinden dolayı başka bir şey yazasım gelmiyor. Rüyalarımdaki imgeleri bulup belki ileride romanımda ya da öykülerimde kullanırım diyerek köşeye ayırıyorum. Ayrıca rüyaları not etmenin onları daha iyi hatırlamaya neden olacağını düşünüyorum, yazmaya başladığımdan beri her gece için en az bir rüyamı hatırlıyorum. Her ne kadar bugün elimde kalemle defterin üzerinde uyuyakalmış olsam da bir haftaya yakındır devam ettiğim bu etkinlik bana iyi geliyor.

Kitap okuma tempom epey düştü. Bununla gurur duymuyorum. İnşallah toparlarım. Şu an yerli yazarların romanlarını okumaya çalışıyorum. Hem örnek almak, hem de piyasada ne var ne yok öğrenmek için. Kimi yazarlar tavsiye etmiyor yazarken okumayı. Ama bence hep aynı yazarı okumadıkça sorun yok. Zaten henüz okuyarak zarar vereceğim kendime has bir üslubum olduğunu da sanmıyorum. Birazcık özentilik göz çıkartmaz herhalde.

Yazmaktan ayrı bir konuya geliyorum nihayet. Ev kedisi olmak! Bu hafta kendime koyduğum bir hedef hafta içi her gün en az on dakikalığına dışarı çıkmaktı. Çoğunuz için saçma geleceğinin farkındayım ama sanırım birileri bana eve bağlanma büyüsü yaptı, dışarı adımımı atasım gelmiyor. Ha atınca allahım çok mutluyum allahım bu şehri çok seviyorum diye düşünerek alık alık sırıtarak geziyorum, ama o noktaya gelene kadar canımdan can çekiliyor sanki. İki saat hazırlanmak etmek, sonra havanın soğukluğu beni dışarı çıkma fikrinden soğutuyor. Mecburiyetim olmadığı için öyle tembel tembel evde oturuyorum.

E memnunmuşsun işte otur oturduğun yerde diyebilirsiniz. Hak veririm. Ama sürekli evde oturmanın insanı çürüten ve çürüttükçe de içine çeken bir yanı var. Böyle düşman başına bir uyuşukluk, mutsuzluk, umutsuzluk bulutu birikiyor tepemde. Öcüleşiyorum. Eşim bu hallerimi fark ettiğinde beni dışarı çıkartmak için dil döküp duruyor. O anki öcülüğümle "ya canım istemiyor" filan diye bin dereden su getiriyorum. Ama nihayet ikna olup da oflana puflana hazırlandıktan sonra dışarı çıkınca rahatlıyorum. Temiz hava, kuşlar böcekler. Hayat güzelmiş be diyorum.

Bu yazı çok uzadı. Niye böyle oldu? Toparlama paragrafına geçeyim en iyisi. İşte böyleyken böyle. Bugün de eşimin ofisine gittim, çıkışta dışarıda yedik ve eve geldik. Mutfak-salonumuzda oturuyoruz, ocakta çay fokurduyor. Yanlış anlaşılmasın ben içmiyorum. Çay berbat bişi bence haha. 

Ufak tefek çabalarım sayesinde hayatım bomboş diye düşünmüyorum. Bugün kendimce büyük bir adım atıp CV'mi düzenledim. Ne zamandır içimde dertti. Üniversitenin beyin araştırmaları merkezine staj başvurusunda bulunmak istiyorum. O cesareti kendimde ne zaman bulabileceğim acaba... 

Hâlâ toparlayamadım. Öhöm. Böyle yazıları daha sık yazayım bari, anlatacak ne kadar şeyim birikmiş. Herkese bereketli zamanlar diliyorum. Vaktimizi boşa harcamayalım inşallah. 

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;