7 Nisan 2017 Cuma 2 comments

Şeker Diyeti

Herkese merhaba. Başlık kandırmaca değil, bu yazımda gerçekten de rafine şeker diyetinden bahsedeceğim. Adettendir, başta şu uyarıları yapayım. Ben ne bir diyetisyenim, ne beslenmeden hakkıyla anlarım, bu konulardaki bilgim pek derin de değil, oradan buradan okudum ettim. Bu yüzden benim size söyleyeceklerimi güvenilir kaynaklardan da teyit etmeden ciddi işlere kalkışmayın.

Uyarımı yaptığıma göre başlayabilirim. Piyasadaki şekerler ve tatlandırıcılar, benim rafine şeker tanımıma giriyor. Fruktoz ve laktoz gibi doğal şekerler değil, ama işlenmiş fabrikasyon süreçlerinden geçmiş toz şeker (beyaz, esmer fark etmez) bu bahsettiğim. Çok da bilimsel kökenlerini bilmemekle beraber Stevia olsun, bilmemne şurupları olsun onlar da kara listemde. Rafine şekerin bağımlılık yaptığını ve hepimizin şeker bağımlısı olduğunu iddia eden insanlar var. Benim diyete başlama sebebim de bu oldu. Gerçekten bağımlı olup olmadığımı öğrenmek istedim. Niyetim kilo vermek ya da sağlıklı beslenmek değil. Tabi ki bu diyetin sağlıklı beslenmeye katkısı var, ama benim motivasyonum bu değil. Bir tür kendime meydan okumak amacı taşıyor bu diyet benim için. Acaba şekersiz yapabilecek miyim, diyeti ne kadar sürdürebileceğim? Ayan beyan farklılıklar olacak mı öncesi ve sonrası arasında? Bağımlıysam bunun derecesi ne? Vesaire vesaire.

Diyete başlayalı 5 hafta oluyor. Henüz ahkam kesmek için erken olabilir. Yine de acemiliğimden de alınacak dersler illa ki vardır. Bu süreçte neler yaşadım, neler yaşıyorum anlatmaya çalışayım.

Öncelikle şunu söyleyeyim. Yemek meselesinde yaşamak için yemek akımındanım. Önceliğim hiçbir zaman midem olmadı, aç kalmak bile benim için büyük bir problem değil, hatta sırf üşendiğim için yemek yemediğim zamanlar da var. Yemeği bir zevk olarak görenler için diyet olayı her zaman daha zor olacaktır eminim ki, benim diyette nispeten zorlanmamamı sağlayan en önemli unsur yemeyi zevk olarak değil de zul olarak görmem olabilir. Diyete başlamadan önce de öyle aman aman tatlı hastası değildim. Son bir senede yaptığım tatlı sayısı bir elin parmağını geçmez ki onları da misafirlere filan yapmışımdır. Bu açıdan tatlıyı çok seven insanlarla kendimi kıyaslayınca kendimi bir sıfır önde başlamış gibi hissediyorum. Gel gelelim olay bu kadar basit değil. 

1) “Ne, bunda da mı şeker varmış? Yuh.” Aşaması.

Şeker yememeye karar verdiniz ve artık aldığınız ürünlerin içindekiler kısmına dikkat kesiliyorsunuz. Benim gibi yurt dışında yaşıyor ve helal haram konusunda pimpirikliyseniz zaten içindekiler kısmını atlamıyordunuz ama artık eleme kıstaslarınıza bir madde daha girdi. Sadece bir madde mi demişim? Pardon. Şeker, glikoz şurubu, maltoz, dekstroz, mısır şurubu, karamel, agave şurubu... Liste uzayıp gidiyor.

Bir bakıyorsunuz mis gibi ekmek, hatta tam buğday unlu filan. İçinden şeker çıkıyor. Hazır köfte almışsınız. Ne alaka ama yine de bakayım diyorsunuz, karşınızda şeker. Hazır makarna, şeker. Konserveler, şeker. Tuzlu abur cuburlar, şeker. Salça, ketçap, mayonez, köri sosu, şeker. Meyve suyu, şeker. Kuru meyve, şeker. Yuh yuh yuh. Zaten doğal olarak tatlı olan şeyleri bile şekere bulayıp sattıklarını fark edince durup bir düşünüyorsunuz. Neden? Acaba bir satış stratejisi olarak bağımlılığımızı mı kullanıyorlar? Neden olmasın?

Bu dönemde ne kadar katı olmaya çalışırsanız çalışın etrafımızı saran şekerden nasibinizi mutlaka alıyorsunuz. Köfte örneğini vereyim, çok önceden almıştım ve pişirmeden hemen önce içindekilerde şeker var mı kontrol etmek geldi aklıma, e ne yapacağım çöpe atılmaz. Yedim sonuç olarak. Kim bilir farkında olmadan neler yemişimdir. 

2) “Peki şimdi ben kahvenin yanında ne yiyeceğim?” Aşaması.

Tatlı hayranı olmadığımı söylemiştim ama her gün içtiğim kahvenin yanında her gün illa ki bir abur cubur yiyerek “keyif” yapardım. Çikolata olur, kurabiye olur. Eşim de abur cubura epey düşkün, alışverişe çıktığımızda kendimizi kaybedercesine kahve yanı atıştırmalığı (yetişkin olunca abur cuburun adı bu oluyor) alıyorduk. “Kahvenin yanına ne istersin?” sorusuna cevap olarak en az beş altı farklı alternatifimiz oluyordu. Benim diyete başlamamla beraber evdeki abur cubur sirkülasyonunda da epey bir durgunluk oldu.  

Peki yanında bir şey yenmemiş kahve, kahve miydi? Bu aşamada ağzınızı tatlandıracak alternatifler arayışına başlıyorsunuz. İlginç bir şekilde meyve size yetmiyor. Aradığınız şeker onun şekeri değil. Dolap kapakları açılıp kapanıyor. Bitmek bilmeyen bir arayış. İşte o zaman ilk defa bağımlılığınızı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Rüyanızda pastalar baklavalar yediğinizi görmeye başlıyorsunuz. Bu rüyalar ne zaman bitiyor bilmiyorum, daha iki gün önce aşırı güzel bir tatlı yediğimi gördüm mesela. Sadece bana özel de değil sanırım bu durum, diyete beraber başladığımız arkadaşlarımdan da böyle rüyalar görenler var. Özetle şeker rüyalarınızı süslemeye başlıyor.

Ve belki daha önceden tanıştınız, tanışmadıysanız şimdi tanışacaksınız. İki mucizevi doğal şeker kaynağı. Bal ve hurma. Arzuladığınız şekeri tamamen karşılamasa da bu ikisi şeker diyetinde imdadınıza yetişiyor.

3) “Balı ve hurmayı azaltmalıyım” Aşaması.

Bu ikisinin keşfi o kadar tatlı oldu ki sizin için. Delirmiş gibi her lokmanıza ikisinden birini ekleyiveriyorsunuz. Ama diyetin amacı bu değildi ki gibi vicdan azapları ruhunuzu kemirmeye başlıyor. Kelimenin tek manasıyla bu iki nimeti istismar ediyorsunuz. Bu aşamada hurmalı çikolata, hurmalı cheesecake, ballı sufle, ballı kemal paşa tatlısı filan yaptım şahsen. Sözde aman aman tatlı düşkünü olmayan ben her gün her gün bunlardan yer oldum. Arkadaşlarımdan biri hurma yemekten iki kilo bile aldı. 

Şimdi yazınca durumun ne kadar vahim olduğunun farkına daha iyi vardım. Şeker bağımlılığının bir veçhesi de bu olsa gerek. Ağzınız sürekli bir tatlı arayışı halinde. Ve evet, çok abarttığınızın farkındasınız. Amacınız bağımlılığınızı yenmek, yerine başka bağımlılık ikame etmek değil. Şimdi o hurmaları aldığınız yere geri koyma zamanı. 

4) “Böyle hayat mı geçer yav” Aşaması.

Paketli gıdaların yarısından fazlasında şeker olduğunu biliyorsunuz artık. Mümkün olduğunca abur cuburunuzu evinizde yapıyorsunuz ya da bolca paralar dökerek büyük marketlerin organik ya da diyet bölümünde içinde şeker olmayan tatlı şeyler arıyorsunuz. Ama ama ama peki ya mayonez? 

Evet arkadaşlar benim zaafım mayonez. Şimdiye kadar içinde şeker olmayanını bulamadım ve dışarıda patates filan alınca onu kuru kuru yemek bana zor geliyor. Hiç yemesem daha iyi neredeyse. Evde yapmaya kalkışmadım, hazırları kadar güzel olacağını düşünmüyorum. Bu aşamada işte istisnalar listesi oluşmaya başlıyor.

Markette ekmeklerin içindekiler kısmını okuyorsunuz. Tüm çeşitlerde şeker var, ne olacak yani oradan çıkıp başka markete mi gideceksiniz? Ya orada da bulamazsanız? Listeye bir madde daha eklendi: ekmek. Hem oradaki şekeri maya bakterileri yiyor bir kere (hmmm). 

“Şeker yemek için yemeyeceğim ki, tadını bile almayacağım.” 
“Ya zaten koruyucu olarak ekliyorlar şekeri.”
“Ya şekeri hamur kolay mayalansın diye ekledim, allah allah.” 

Bu aşamada niyetimiz kirleniyor arkadaşlar. Yolumuzdan biraz sapıyoruz. Evet, şu an hâlâ diyetteyim ve mayonez yiyorum. İçinde şeker olan ekmek yiyorum ya da poğaça. Sosların da peşini kovalamaktan vazgeçtim, lokantada, fast foodçuda illa ki bir şeylerin içine sos koyulmuş oluyor. Napak yani. 

Şimdilerde şeker diyetinin tanımını “midene şeker girmesine müsaade etmemek”ten “mümkün olduğunca şekerden kaçınmak” olarak değiştirdim ve böyle giderse daha da devam edebilirim gibi geliyor. Kendime bir ay kadar bir hedef koymuştum ona ulaştım, bundan sonrası keyfime kalmış. 

Bu arada unuttuğum bir mesele, öncesi sonrası arasında fark mı meselesi. Şekeri bırakan insanlar ballandıra ballandıra faydalarını anlatıyordu, şu kadar kilo verdim, depresyonumdan kurtuldum, daha enerjik hissediyorum vs vs, açıkçası ben bunlardan hiçbirini yaşamadım, ya yaşamak için fazla erken ya da kendimden haberim yok orasını bilmiyorum. Ama pragmatik bir faydasını görmedim şimdiye kadar. 

Benim kazanımlarım şunlar oldu: 

  • Orada burada şeker diyeti yaptığını duyurarak kendimi havalı hissediyorum. 
  • Şeker yiyenlere gözleri kısıp “zehir yiyorsunuz” bakışı atarak çok eğleniyorum. 
  • Daha sağlıklı hissediyorum (hiçbir değerime baktırmadım o yüzden bilemiyorum gerçeklik payı var mı).
  • Antik kuntik şeyler denememi sağladı (örneğin chia tohumlu puding). 
  • Nefsime karşı ufak bir zafer hissi duyuyorum. 
  • Canım artık abur cubur çekmiyor. (Ciddiyim) 

Eğer gaza gelmek istiyorsanız şu belgeseli bir yerlerden bulup izleyin: That Sugar Film
Eğer gaza gelip de diyete başlarsanız beni de haberdar edin, bu yazdığım aşamalar size uydu mu uymadı mı öğrenmek hoşuma gidecek. 

22 Şubat 2017 Çarşamba 2 comments

Maastricht Günlükleri 5 - Karabiber ve Ötesi

Dün akşam karabiberin gücüyle tanıştım. O da ne demek demeyin, nasıl güçlü bir bilseniz. Karikatürize edilmiş haliyle karabiber = hapşırık eşleşmesini bozacak kadar güçlü. Ben olsam şöyle derdim karabiber = öksürük.
Bu sonuca ulaşmam kolay olmadı tahmin edeceğiniz üzere. Mantar çorbası yapıyordum, mantarları güzelce kavurdum üzerine de karabiber dökecektim. Döktüm. Epey güzel döktüm hem de. Bayağı bayağı döktüm. Elimin ayarı kaydı derler ya, o hesap, baharat poşetinin yarısı tencereye döküldü. O hararetle etrafı bir karabiber dumanı sardı. Gözlerimde yaş, kalbimde sızı. Öksürük tıksırık. Amanallahım korkunçtu. Bir yandan öksürürken bir yandan da tencereyi süzgece döktüm, bol bol suyla yıkadım mantarcağızları. Sonra pencere mencere açtım, burnumu jaluziye dayadım bir süre. Yarım saat sürdü onun öksürüğü. Allah'tan mantarları suyun altına tutmam işe yaramış, çorba ziyan olmadı. 
İşte şu an yemek yaparken yanlışlıkla karabiberi fazla kaçırırsanız ne olacağını biliyorsunuz. Bu blog eğlenceli olduğu kadar öğretici de! (Eğlenceli mi ki.... Hmmm....)

Bugün humusu tattım. Yeni lezzetlere epey açığım ama hiçbirini sevemiyorum. Bu konu beni üzüyor biraz. Ben daha birçok şeyi deneyemeden damak tadım çoktan oturmuş mu yoksa, diyorum. Karakavza diye havucumsu bir sebze denedim mesela fazla şekerli geldi. Tatlı patates de gerçekten tatlıymış, belki tatlılarda güzel olur ama yemek için fazla şekerli yine. Alabaş çorbası yapmıştım, içine zencefil koyduğum için içemedim çorbayı. Aşçı kendi yemeğini yiyemez hehe. Sonra zeytinyağlı taze rezene yaptım bir ara. Onu da zor yedim. Hazır pişirilmiş kırmızı pancar aldık, eh o fena değildi, yine de arka planındaki toprak kokusundan huzursuz oldum. Falan filan işte. Yine de markette garip gurup bir şey varsa alıyorum. Humusu da yakın zamanda almıştım, epey de yüksek beklentilerim vardı ama yapamadım, sevemedim. :(

Bu aralar buralarda şiddetli rüzgar ve yağmur var. Bugün o sebeple (bahaneyle) dışarı çıkmadım. Şu an yeşil çay içip pencereyi usulca süsleyen yağmur damlalarını izleyip romantizm yapıyorum. Şu cümlenin ev hanımıcasını söyleyeyim. Yoktan yere bulaşık çıkartıp, pencereyi mahveden suları izleyip bu camları silsem mi ya her gün yağmur yağıyor en iyisi yazı bekleyeyim diye düşünüyorum. Haha. Ama bugün bulaşıkları ben yıkamayacağım. Cam silmek de işin şakası. Sırf sizi güldürmek için yazdım, itiraf ediyorum :(

Dün yürüyüşe çıkmaya niyetlendim. Nereye gitsem diye düşünürken aklıma Lidl geldi. Lidl ne ola ki diyenler için açıklayayım, çünkü bana kimse açıklamamıştı zamanında. Cümle içinde rahat rahat kullanıyorlar, benim de biliyor olmamı bekliyorlardı. Evet, Avrupalılar için Lidl ekmek su gibi bilinen bir şeydi ama benim gibi bir Anadolulu nereden bilebilirdi Lidl nedir. Ben size açıklıyorum ne olduğunu. Lidl Avrupa'nın Bim'i sevgili okuyucular. Bir de Aldi var, ikisinin sahibi ortakmış bir ara sonra bozuşmuşlar mı ne olmuş, neyse bilmiyorum ayrıntıları. 

Aldi bize 300-400 metre uzaklıkta iken Lidl 2 km uzaklıkta. Arada fiyat farkı olduğunu da sanmıyorum, ama sadece merak ettiğimden, şehrin o taraflarını görmediğimden ve bana bir varış noktası gerektiğinden Lidl'a yürümeye karar verdim. Şehir kasabamsı olduğu için çayır çimen gezerek yürünüyor, öyle otoban kenarından yürümek gibi düşünmeyin. Bomboş sayılabilecek yollardan, tarlalardan, tek katlı evler arasından manzara izleye izleye geçtim. Köpeğini gezdiren hollandalılara gülümseyerek selam verdim. Derken Lidl'a vardım. Evin ihtiyacı ekmek ve yumurtaydı. Ekmeği sepete koydum ama bir türlü yumurta bulamadım. Sonra karşıma çıka çıka dörtlü organik yumurtalar çıktı. Benim kafamda otuzluk almak varken burun kıvırdım tabi. Bu organik meselesiyle ilgili de acı bir deneyimim var. Bir ara markette başka süt kalmadığı için Bio markalı sütten almıştım, meğerse organikmiş. İnek kokuyordu ya. Ağlaya ağlaya içmiştim. Organik mi? Hayır kullanmıyorum. Neyse dönüşte artık başka markete uğrarım diye düşünüyorum. Ama zaten sırf oraya gitmek yarım saat sürmüş, yarım saat de dönüş var, marketler yol üstünde de değil. İşte eşler böyle günler için var. Telefon açtım eşime. Iıı cınım gelirken yımırta ılıbilir misin ıcıbı? 

Bahsettiğim manzaralı yollar

İşte günlerim bu şekilde geçiyor. Romanı yazmaya da devam ediyorum, üçüncü bölüm bitmek üzere. Şu an 18 bin küsür kelime, 57 A4 sayfası, 74 kitap sayfası ediyor. Buraya kadar nasıl geldim inanamıyorum. İnşallah tamama erdirebilirim ve inşallah güzel olur. Günlük hedefimi 50 kelime arttırarak 450 yaptım. 500 de olsa yazabilirmişim gibi geliyor, ama kendime o kadar yüklenmek istemiyorum henüz. Belki birkaç hafta sonra. Hesaplarım doğruysa dört aya bitiriyorum. Bakalım. Bitirince ilk okumayı yapmak için gönüllüler arayacağım. Şimdiden aklınızda bulunsun. 
9 Şubat 2017 Perşembe 0 comments

Birtakım Uğraşlar

Buraya tembelliklerimi pek yazmıyorum. Birazdan yazacaklarım da tembelliğimin dışında kalanlar olacak. En korktuğum şey şu halimle sürekli çalışan didinen bir izlenim çizmek. Kesinlikle öyle biri değilim, keşke olsam. Özentiliğimi göstermek ve daha çok gaza gelmek için karınca kararınca çabalarımı buradan duyurmak hoşuma gidiyor. 

Yazmakta olduğum roman hakkında sıklıkla umutsuzluklara kapılıyorum. Çok sıkıcı oluyor, kimse okumak istemeyecek, karakterler çok tek yönlü... Bir dolu öz eleştiri yaparak kendi hevesimi kaçırıyorum anlayacağınız. Ama yine de bazen bir görev bıkkınlığıyla bazen de kendimi kaptırarak yazmaya devam ediyorum. 

İkinci bölümü bitirdikten sonra on günlük filan bir ara verdim. O yüzden çok ilerledim sayılmaz. Bugün de yazınca 12 bin kelime edecek. Evet, bugünün kelimelerini henüz yazmadım. Çok vakit kaybetmeden başlasam iyi olacak. Bu yazıyı yayınladıktan sonra yazayım inşallah.

Bu arada Dorothea Brande'ın Yazar Olmak adlı kitabındaki tavsiyesi üzerine her sabah uyanır uyanmaz baş ucuma koyduğum bir deftere en az bir sayfa yazı yazmaya çalışıyorum. Kitap yazmakla ilgileniyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Tam tamına teşhis ve tedavi kitabı. Brande düzenli yazabilme yolunda sabah kalkar kalkmaz yazmanın iyi bir başlangıç olacağını söylüyor. Çünkü henüz hiçbir dış etkenin etkisi altında değilsiniz. Rüyalarınızla ve o sabah mahmurluğunuzla sizsiniz. Hem özgünlük açısından hem de saf düşünceyi yakalayabilmek açısından mükemmel bir zamanlama.

Ben bu deftere rüyalarımı yazmayı tercih ediyorum. Hem başka şeyler yazmaktan daha kolay geliyor, hem de rüyalarımın hararetinden dolayı başka bir şey yazasım gelmiyor. Rüyalarımdaki imgeleri bulup belki ileride romanımda ya da öykülerimde kullanırım diyerek köşeye ayırıyorum. Ayrıca rüyaları not etmenin onları daha iyi hatırlamaya neden olacağını düşünüyorum, yazmaya başladığımdan beri her gece için en az bir rüyamı hatırlıyorum. Her ne kadar bugün elimde kalemle defterin üzerinde uyuyakalmış olsam da bir haftaya yakındır devam ettiğim bu etkinlik bana iyi geliyor.

Kitap okuma tempom epey düştü. Bununla gurur duymuyorum. İnşallah toparlarım. Şu an yerli yazarların romanlarını okumaya çalışıyorum. Hem örnek almak, hem de piyasada ne var ne yok öğrenmek için. Kimi yazarlar tavsiye etmiyor yazarken okumayı. Ama bence hep aynı yazarı okumadıkça sorun yok. Zaten henüz okuyarak zarar vereceğim kendime has bir üslubum olduğunu da sanmıyorum. Birazcık özentilik göz çıkartmaz herhalde.

Yazmaktan ayrı bir konuya geliyorum nihayet. Ev kedisi olmak! Bu hafta kendime koyduğum bir hedef hafta içi her gün en az on dakikalığına dışarı çıkmaktı. Çoğunuz için saçma geleceğinin farkındayım ama sanırım birileri bana eve bağlanma büyüsü yaptı, dışarı adımımı atasım gelmiyor. Ha atınca allahım çok mutluyum allahım bu şehri çok seviyorum diye düşünerek alık alık sırıtarak geziyorum, ama o noktaya gelene kadar canımdan can çekiliyor sanki. İki saat hazırlanmak etmek, sonra havanın soğukluğu beni dışarı çıkma fikrinden soğutuyor. Mecburiyetim olmadığı için öyle tembel tembel evde oturuyorum.

E memnunmuşsun işte otur oturduğun yerde diyebilirsiniz. Hak veririm. Ama sürekli evde oturmanın insanı çürüten ve çürüttükçe de içine çeken bir yanı var. Böyle düşman başına bir uyuşukluk, mutsuzluk, umutsuzluk bulutu birikiyor tepemde. Öcüleşiyorum. Eşim bu hallerimi fark ettiğinde beni dışarı çıkartmak için dil döküp duruyor. O anki öcülüğümle "ya canım istemiyor" filan diye bin dereden su getiriyorum. Ama nihayet ikna olup da oflana puflana hazırlandıktan sonra dışarı çıkınca rahatlıyorum. Temiz hava, kuşlar böcekler. Hayat güzelmiş be diyorum.

Bu yazı çok uzadı. Niye böyle oldu? Toparlama paragrafına geçeyim en iyisi. İşte böyleyken böyle. Bugün de eşimin ofisine gittim, çıkışta dışarıda yedik ve eve geldik. Mutfak-salonumuzda oturuyoruz, ocakta çay fokurduyor. Yanlış anlaşılmasın ben içmiyorum. Çay berbat bişi bence haha. 

Ufak tefek çabalarım sayesinde hayatım bomboş diye düşünmüyorum. Bugün kendimce büyük bir adım atıp CV'mi düzenledim. Ne zamandır içimde dertti. Üniversitenin beyin araştırmaları merkezine staj başvurusunda bulunmak istiyorum. O cesareti kendimde ne zaman bulabileceğim acaba... 

Hâlâ toparlayamadım. Öhöm. Böyle yazıları daha sık yazayım bari, anlatacak ne kadar şeyim birikmiş. Herkese bereketli zamanlar diliyorum. Vaktimizi boşa harcamayalım inşallah. 
13 Ocak 2017 Cuma 7 comments

Roman

Herkese merhaba. Şurada da bahsettiğim üzere bir roman yazmaya başlamıştım. Günde 400 kelime yazma hedefiyle yola çıkmıştım ve henüz romanın taslağını planladığımı söylemiştim. İşte o romanın taslağı vesaire bitti ve yazmaya epeydir devam ediyorum. 

Ve güzel bir haberim var. İlk kitabım İz Yayıncılık'tan yaza doğru çıkacak inşallah. Bir yandan heyecanlıyım. Bir yandan ise okunmayan yazarlar kervanına girmiş olacağımı düşünüp hüzünleniyorum. İlk kitaplar için hiç kimseye umut etmesi tavsiye edilmiyor. Çok nadirdir sanırım adı sanı duyulmamış yazarların ilk kitaplarının okunduğu. Çok satan olmak filan değil ha bu dediğim. Yalnızca okunmak. Ama size güveniyorum sevgili okurlar. Siz okursunuz değil mi? Sonra bozuşuruz ona göre. İsmi henüz kesinleşmedi. Kesinleşince söylerim.

Peki yazıyor olduğum roman ne alemde? Ara ara haber vereceğimi söylemiştim. Günde 400 kelime tam benlik bir sınırmış. Ne bugün yazamam o kadar kelime deyip umutsuzluğa düşüyorum ne de değersiz bir işmiş gibi hemencecik bitiyor. Beni kıvamında zorluyor. Bu sınırı arttırmak için henüz erken gibi geliyor ama belki ellişer yüzer arttırırım zamanla.

Sonracığıma. İlk bölümü yazdım, ikinci bölümdeyim. Toplam 7900 kelime ve 20 A4 sayfa civarı. Yani 20 güne yakındır yazıyor oluyorum bu hesaba göre. Dosyayı açıp bakınca göğsüm kabarıyor. Güzel bir his. Ayrıca roman yazmak isteyenlere tavsiye ettiğim bir program: Quoll Writer. Bu programı kullanıyorum yazmak için. Roman yazmak için gereken düzeni sağlıyor. Türlü türlü özellikleri var. Karakterler için ayrı sekmeler, notlar için ayrı sekmeler filan var. En güzel yanı da bu programı bir yazarın programlamış olması. Yani nelere ihtiyaç duyulduğunu vesaire epey farkında, bunları da hep eklemiş.

Peki nasıl motive oluyorum? Evet bu epey önemli bir sorun. Başka başka şeyler için de. Önceden yazma meselelerinde ilhamın çok önemli olduğunu düşünürdüm. Evet önemli ama ilham gelene kadar bekle dur. Günler boşa geçsin. Şu an yazmanın en önemli unsurlarının yazının başına oturmak ve kendini yazmaya zorlamak olduğunu düşünüyorum. Bu düşünceleri bana aşılayan sevgili eşim Emre Ergin'e de buradan selamlarımı yolluyorum. Ama gerçekten durum böyle. Bazen canım hiç yazmak istemiyor. Dosyayı açıp zorla bir iki kelime yazıyorum. Sonra diğer ikisini derken dört yüz kelimeyi yazana kadar başından kalkmıyorum. Bu süreç iki üç saat bile sürebiliyor. 
İnşallah burada bu kadar çokbilmişlik tasladıktan sonra rehavete filan kapılmadan devam edebilirim. Yazının sonuna nazar boncuğu mu eklesem? Hehe.





6 Ocak 2017 Cuma 0 comments

Yarıyıl Tatili Atraksiyonları

Kırismıs breykimize bir hafta da kendimiz ekleyip iki haftalığına Türkiye'ye gittik. Aile ziyaretlerimiz, arkadaş buluşmalarımız gibi sıradan şeyleri atlayıp nasıl maceralar yaşadık onları anlatmak istiyorum. 

İlk maceramız Amsterdam'dan İstanbul'a gidecek olan uçağı kaçırmak üzere oluşumuzla başladı. Biz hesabımızı iyi yaptık, havaalanına vaktinde vardık gibi yanılgılar içindeyiz. Hatta eşimle birbirimizi tebrik ediyoruz vay be şu zamanlamamıza bak filan diyerek. Henüz güvenliğe bile girmeden sallana sallana kahvelerimizi aldık. Sonra valizi teslim etmek üzere THY bankolarının önüne geldik. Girişteki görevli bize şaşkınlıkla bakarak hangi uçuş için geldiğimizi sordu. Rahat rahat "İstanbuuul" dedik. "Amanııın hemen geçin hemen uçağa binişler başladı" demesin mi? Panikle "nee nasıl oluur" nidalarıyla hemen biniş kartlarımızı pasaportlarımızı filan çıkarttık. Kahveleri atmak zorunda kaldık ve koştur koştur güvenlik kontrolü sırasına girdik. Upuzuuun bir sıraydı. Sıra gelene kadar kıvrandık durduk. X-ray'de anlamsız bir şekilde öttüm. İyice üstümü aradılar. Yetmedi çantam şüpheli bölmeye ayrıldı, çantamı didiklediler. Yetmedi koku örneği aldılar. Bunların hepsi birer komplo mu diye düşünerek salınmayı bekledim. Neyse ki olayı daha ileriye götürüp beni özel odaya filan almaya kalkmadılar. Bir kere başıma geldiği için endişelenmedim değil. Ya sabır çekip çantalarımızı topladığımız gibi uçağın giriş kapısına koşmaya başladık. Tabi bekleme salonunda kimse kalmamış, geldiğimiz gibi kontrollerimiz yapıldı ve uçağa nefes nefese yetiştik. Aslında kalkış saatine göre çok geç kaldık sayılmaz ama sanırım valizi verme işini çok geciktirmişiz. Bindikten neredeyse beş on dakika sonra uçak hareket etti.

İstanbul'da birkaç gün kalıp Ankara'ya geçtik. İkinci maceramız Ankara'dan İstanbul'a hızlı trenle dönerken oldu. Konya treni rötar yapmış, hava buz gibi. Bir dolu insan minicik Sincan istasyonuna tıkışmış. Güvenlikten geçtik, çantaları banttan topluyoruz. Bekle bekle sırt çantamız çıkmadı. İçinde de benim yeni laptop'um var. Valiz, el çantası filan her bir şey çıktı o yok. Güvenliğe çantamızın çıkmadığını söyledik, salona doğru "yanlış çanta alan var mı" diye bağırdı. Ama nasıl kalabalık. Allah dedik. Gitti çanta, gitti laptop. Güle güle allaha ısmarladık. Benim gözlerim fıldır fıldır çantamızı arıyorum milletin sırtında. Kamera görüntülerine hemen ulaşabilir miyiz onu düşünüyorum filan. Çalındığına neredeyse eminim. Neyse ki çok geçmeden bulundu. Meğer X-ray bandının köşesine sıkışmış. Nasıl rahatladık ama nasıl. İçinde pasaportlarımız, kimliklerimiz, her bir şeyimiz de vardı ha. Bayağı badire atlatmışız.

Bir macera da eve döndükten sonra yaşadık. Uzuuun bir yoldan sonra eve girdik. Girer girmez kombinin derecesini yükselttik. Sonra yaklaşık olarak dakikada bir tekrarlanan bipleme sesleri duymaya başladık. Bir mana veremedik önce. Aman gaz kaçağı olmasın aman kötü bir şey olmasın. Acaba kombiden mi diye düşündük. Hani sıcaklığı 15'ten 24'e almışız, kombi biraz afallamıştır filan gibi. Türk usulü fişini çekip tekrar takalım dedik. Fişini çektim biraz zaman geçmesini beklerken bipleme sesini yine duyduk. Ses meğerse kombiden gelmiyormuş. Kombinin fişini geri taktım ve sesin nereden gelebileceğini düşünmeye başladık. Benim aklıma koridordaki dolabın üstündeki garip nesne geldi. Türkiye'ye gitmeden az bir zaman önce bir gün alelacele bir şeyler ararken yanlışlıkla dolabı devirmiştim ve üzerindeki o garip nesneyi ilk o zaman görmüştüm. Acaba o olabilir mi diye dolabın tepesine elimi uzattım ve bingo. Yangın alarmı olduğunu sonradan anladığımız bu tuhaf şeyden düzenli aralıklarla çığlıklar yükseliyordu. İnternetten bunun pilinin bitme ikazı olduğunu öğrendik ve pilini çıkartarak huzura kavuştuk. Ama derdimiz bitmedi. Ona iftira attığımız için kombimiz bize darıldı. Termostatın üzerinde hata mesajı çıktı. Kaloriferlerimiz yanmaz oldu. Yine Türk usulü fişini çıkarıp taktık filan ama işe yaramadı. Aynı hata mesajını verdi. Biraz uğraştıktan sonra eşim termostatın tekerleğini uzun uzun çevirdi ve hata mesajı kayboldu. Derdinin ne olduğunu anlamasak da düzeltebilmiş olmaya sevindik. Şu an evimiz gürül gürül ısınıyor çok şükür.

Biraz endişeli biraz korkulu ama kazasız belasız da geçmiş oldu bu iki hafta. Şimdi saat henüz on birken uykudan gözlerimi açık tutamıyorum. Türkiye'yle aradaki iki saat uyku saatlerimi nasıl etkileyecek göreceğim. Az sonra. 


Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;