13 Nisan 2016 Çarşamba 0 comments

Azam ve Galil

   Okula giderken ve okuldan dönerken anneleri bir elini Azim’e bir elini Halil’e tutturur yirmi dakikaya yakın birlikte yürürlerdi. Yol uzun, sessizlik sıkıcıydı bu yüzden birilerinin konuşması gerekiyordu.
- Anne bak şu kız ablama benziyor.
- Neresi benziyor.
- Burnu, aynen onunki gibi havada.
İkizler bir ağızdan gülüşürdü. Anneleri sinirli bir tebessümle geçiştirirdi.

- Anne sence ablam seni ve babamı niye sevmiyor
- Ablam kocasını daha çok seviyor
- Çok üzüldün di mi anne
- Keşke daha iyi bir kızın olsaydı di mi
- Ben ablamı hiç sevmiyorum çünkü o da bizi sevmiyor
- Ben de sevmiyorum, annem de sevmiyor artık, sevmiyorsun değil mi

   Bardak böyle böyle son damlaya değin doluyordu işte. Her gün sekiz yaşında iki çocuğun dolduruşuna geliyordu anneleri. İçi sızlıyordu, canı yanıyordu, “şimdi üniversitede olacaktı” diye düşünüyordu, “Mahvetti hayatını. Arkamızdan nasıl işler çevirdi, ama evlattır, sevmekten vazgeçilir mi, o da seviyordur anasını babasını, insan sevmez mi. Ama ana babanın nasıl bir çırpıda çizilir üzeri. Hiç düşünmeden nasıl karşısına alır bizi.” O korkunç günleri hatırladı, yer yarılsa hep birlikte toprağın altında kalsak, tüm dertlerimiz tasalarımız çürüyerek toprağa karışsa dediği günleri. Ne kadar bedbahttı. “Benim biricik kızım, benim canımın içi, nasıl yapar böyle bir şey, nasıl” deyip duruyordu. Hala daha masumcacık bir kızdı gözünde. Aklını çelmişlerdir, diyordu, konduramıyordu bir türlü.
- Anne demek ki ablam iki yüzlüymüş değil mii
Anneleri en çok da kızının kendisine hiçbir şeyi anlatmamış olmasına içerliyordu. Ben anasıyım onun, bir yolunu bulurduk kulağıma biraz fısıldasaydı. Böyle olması gerekmiyordu. Hadi babasından korkuyordu da beni neden ezdi geçti. Neden helallik almaya yanaşmadı. Kocasının onun da bu işte parmağı olduğunu söyleyerek üzerine yürüyüşünü hatırladı. İkisi de kendini o kadar güçsüz ve çaresiz hissediyordu ki, yenilgilerinin acısını birbirlerinden çıkartıyorlardı. “Sen yüz verdin bu kıza” diyordu baba, “sen korkuttun onu bu kadar” diyordu anne. Haklı veya haksız yoktu, yenişemiyorlardı tutuştukları kavgada. İçlerinde evlatlarının ihanetinin yarası kanıyordu. Çocuklarsa yaraları kaşımayı çok seviyordu.
- Anne ablam seni bir aydır aramıyoo
Anne babası kızlarının okula gittiğini sanarken kız bir sabah evi terk etmişti. Zibidi diyorlardı oğlana, ismini ağza alan yoktu. İşsiz güçsüz beynamaz bir liseli. Kaş göz etmişler kızla, anlaşmışlardı. On sekizini doldurdular mı da sorup etmeden soluğu nikah salonunda almışlardı. Kız babasının asla razı olmayacağını düşündüğü için böyle bir yol seçmişti. Gönül bu, nereye konacağı belli olmazdı, hem babası aşktan ne anlardı.

- Anne ben seni hiç terk etmicem biliyo musun
- Bir daha bu konu hakkında tek kelime ettiğinizi duyarsam sizi babanızın eline veririm kulaklarınızdan tavana çiviler. Anladınız mı? Anladın mı Azim, sen Halil?
Bardağı taşıran son damlanın çocukların daha önceki lakırdılarından farkı yoktu aslında. Ama sabrın da bir sınırı vardı. Azim ve Halil arka arkaya “anladım” demeseydi anneleri “anladınız mı” diye sormaya soluksuz devam edecekti. Çocuklar annelerinin bu tavrına daha çıkmasına çok olan bıyıklarının altından gülmüştü gülmesine ama kulaklardan tavana çivilenme fikri onları korkutabilmişti. Deli adamdı babaları. Yapar mı yapardı. Kulaklarında o sızıyı hissedip pustular. O konuyu da annelerinin istediği gibi uzunca bir süre açmadılar.

   Kız tekrar iletişime geçmek için ortalığın durulmasını beklemişti epey bir zaman boyunca. Annesinin üzüldüğünü biliyordu ama ne kadar üzüldüğünü hayal bile edemezdi. Gecikmiş bir özürle uğradı yanına. “Keşke bana anlatsaydın be kızım” demişti annesi.
- Annecim babama söylerdin senin de başın belaya girerdi
- Bizi ne kadar üzdüğünün farkında mısın, sorsan belki de he diyecektik, hiç sordun mu.
- Demeyecektiniz anne, babam asla izin vermeyecekti. Beni eve kapatacaktı, görüşmemizi yasaklayacaktı. Biz birbirimizi çok seviyoruz, inan onsuz yaşayamam ben.
- Sus kız saçma saçma konuşma. Bizsiz yaşamaya gelince yaşıyorsun. Biz senin anne babanız be yavrum. Gözlerimde yaş kalmadı ağlamaktan. Ciğerim dağlandı. Seni telli duvaklı gelin edecektim ben. Hem kendine ettin hem bize ettin. İçin hiç mi sızlamadı. Beni şu kadarcık da mı sevmiyorsun.
- Özür dilerim anne, sevmez olur muyum seviyorum tabi ki. Ama babam kesinlikle izin vermezdi evlenmemize. Mecburdum. Anlıyor musun? Sana karşı bir hareket olarak düşünme yaptığımı, seninle bir alakası yok. Kaçmak zorundaydım. Affet nolur beni. Üzülmeni istemiyorum, biz çok mutluyuz, bunu bilmek seni mutlu etmiyor mu?

   Anne affetmişti kızını, ana yüreği işte. Koparamadı bağlarını. Silip atılmıyordu öyle. Çocukları da susturmuştu zorla da olsa. Onların dolduruşlarına gelmiyordu artık. Kız gençti, alıktı, gönlünün peşinde koşturmuştu, yapmıştı bir salaklık. Hem doğruya doğru, kocası hayatta o zibidiyi damat olarak kabul etmezdi. Kız onu babasının karşısına bile çıkartamazdı. Yaşları da küçüktü daha. Oluru yoktu gerçekten. Sevmişler işte birbirlerini ne yapalım, diyordu annesi. “Kaderde böylesi varmış, bizim de sınavımız böyleymiş.”

   Hayat devam ediyordu. İnsanın bu gerçeğe müdahale etme şansı yoktu. Anneleri Azim’le Halil’i okula bırakıyor, onları okuldan alıyor, sofralar kuruyor, sofralar topluyordu. Bir komşu toplanmasında Meliha Hanım’ın kızının kocaya kaçtığı konuşuldu. Oğlan evlenmeden daha kızı hamile bırakmışmış hem de. Karnı burnundaymış kız kaçarken.  Komşu kadınlar aralarında kızı kaçan bir annenin olduğunu bildiklerinden temkinli konuşmaya çalışıyordu. Azim’le Halil okuldan yeni gelmişti. Üstlerinde formaları, ellerinde tabaklarla yerde bağdaş kurmuş oturuyorlardı tüm bu dedikodular konuşulurken. Anneleri birden hiç beklenmedik bir biçimde, Meliha Hanım’ın kızına beddualar okumaya başladı.
- Yazıklar olsun. İkisinin iki yakası bir araya gelmesin. Burunlarından fitil fitil gelsin. Anne baba öyle ezilir geçilir mi, rızasız iş yapılır mı? Bu dünyada mutluluğun yanından yöresinden geçemesinler. Anne babalarının ah’larından başlarını kaldıramasınlar. Pişmanlıktan inim inim inlesinler de bir el uzatanları çıkmasın inşallah. Bir işe tutunamasınlar, anasız babasız kalmanın ne olduğunu anlasınlar.
Kadınlar ne diyeceklerini bilemez bir biçimde adeta farklı bir varlık alemine geçiş yapan kadını dinliyorlardı. Kadın kendinden geçmiş bir biçimde sarsıla sarsıla bağırıyordu. Hemen kolonyalar, ıslak havlular getirildi, kadının bilekleri ovalandı, kadın ancak öyle kendine gelebildi. Kendi kızını düşünüyordu. En azından hamile değildi diyordu. Mecbur kalmıştı, Meliha hanımın kızının yaptığı gibi nefsine uymadı diyordu. Hem sonra geldi özür diledi, sevmese niye özür dilesin diyordu.

- Anne neden bu kadar kızdın ablam da kaçmıştı
- Evet anne, ablama bu kadar kızmamıştın
- Ablam seni sevmiyor di mi anne
Bundan sonra Azim’le Halil’i susturmak mümkün değildi. “Yeter be” dedi anne.
- Ablama hiç kızmıyor musun ki
- Bence ona da kızmalısın anne





Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;