23 Şubat 2016 Salı

Tıpkıçekim

   Önem verdiğimiz birinin hakkımızdaki düşüncelerini umursamanın bir sınırı olmalı. Bu fikrim özel manada edebiyata dair, ama elbette herhangi bir sanatsal üretime veya davranışlara da genellenebilir.

   Yeryüzünde hayatta olduğumuz sürece en çok maruz kaldığımız kişi kendimizden başkası değil. Bunda hemfikirizdir. Ben henüz uyanır uyanmaz kendimle burun buruna geliyorum, gün boyunca kendimi oradan oraya taşıyorum. Ben ve kendim ayrımı lafta bir ayrım tabi, ruh ve bedenin ayrılığına gönderme yapmıyorum (bu konuda kafam biraz karışık). Lafı dağıtmayayım. Öğrenme psikolojisi terminolojisinde salt maruz bırakma etkisi diye bir kavram vardır. Bir şeye tekrar tekrar maruz kaldığımızda o şeye karşı olumlu duygularımızda artış olur. Mesela reklam panolarında sık sık gördüğümüz bir çikolatanın tadını daha önce görmediğimiz çikolatanın tadından daha lezzetli bulabiliriz. Böyle yapılmış birçok araştırma var. Sevmek gibi öznel bulduğumuz bir deneyimin maruz kalmak gibi basit bir mekanizması da olduğunu görmek üzücü, ama bunun hayatta kalmayı kolaylaştırıcı etkisini inkar edemeyiz. Yeni bir şeydense alışık olduklarımız daha risksizdir, gıda maddesi için düşünün, yeni gıda maddesi zehirli olabilir, ama sık sık yediğimiz gıdanın zehirli olmadığını biliriz. Konunun evrimsel tarafına daha fazla girmeyeceğim. Özetle salt maruz bırakma etkisi şunu der: Sık sık karşılaştığın birini giderek sevmeye başlayacaksın. 

   Bu arada tüm bunları anlatırkenki indirgemeciliğim bazılarınızı gıcık etmiş olabilir. Korkmayın, o kadar basit yaratıklar değiliz. Alandaki çoğu çalışma laboratuvar deneylerinden ibaret, gerçek hayatta daha birçok karıştırıcı değişken söz konusu. Her gün reklamını gördüğünüz bir çikolataya sırf reklamından dolayı gıcık olma özgürlüğünüzü elinizden almıyorum bunları söylerken. Ama maruz kaldığımız şeye karşı olumlu heyecansal tepkilerimizin artması gibi genel bir temayülümüz var. Anlaştık mı? Her gün kendime maruz kala kala kendimi seviyorum böylece. Şimdi bazılarınız çıkıp "ama narsistik çekirdek :(" filan diyecek, evet o da bakış açılarından biri. İnsanın kendini sevmesi gerekir, bu narsistik çekirdek herkeste bulunan bir yapıdır bla bla. Tüm bunları harmanlayabiliriz. Kendimizi sevmemiz gerekir + kendimize maruz kaldıkça kendimizi severiz. Tabi ki zaman zaman buhranlara girebilir, kendinizden nefret ettiğinizi hissedebilirsiniz. Bu özgürlüğünüzü de elinizden almıyorum. Ama gerçekçi olalım, bir insan kendinden nefret ederek uzun süre yaşamayaz. Sizi bu kadar aydınlattıktan sonra asıl mevzuya geleyim. İnsan kendini sevdiği için kendine benzeyenleri sever. Tüm karın ağrım buydu. 

   Önem verdiğimiz biri kendisine benzediğimiz ölçüde bizi beğenir. O kişinin hakkımızdaki düşüncelerine verdiğimiz ehemmiyetin bu yüzden sınırı olmalı. Buna aralarında hoca-çırak ilişkisi olan iki yazarın kitabını okurken ikna oldum. Öğrencisi hocasının yazdığı gibi yazmıştı, neredeyse aynı üslup, neredeyse aynı fikirler ve malesef benzer tatsızlık. Gözümüzden kaçabiliyor bu, sözkonusu kişi kendimiz olduğunda. Evet eşimin yazdıklarımı beğenmesini çok istiyorum. Evet o yüzden tüm yazdıklarımı ona okutuyorum. Evet yazdıklarımı beğendiğine ya da beğenmediğine dair bir tepki alıyorum. Ama kendi yazdıklarına benzedikçe yazdıklarımı daha çok beğendiğinin de farkındayım. Peki neden önemsediğimiz kişiye benzemeyelim ki? Cevabı biliyorsunuzdur da adettendir söyleyeyim. Onun basit bir kopyası olmamak için ya da şimdilerde moda olan bir ifadeyle siyah beyaz bir tıpkıçekime dönüşmemek için.   

0 comments:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;