6 Aralık 2016 Salı 2 comments

Maastricht Günlükleri 4 - Retrospektif Sorunlar

Herkese merhaba. Şu yazıda size çözülünce anlatacağım problemlerden bahsedeceğimi söylemiştim. Çok şükür çözüldü ve bu yazıya çok şükür diyerek başlıyorum. 

Buradaki ikinci ayımda bana kamyon çarptı. Etkilendiniz mi? Çarpıcı bir giriş yapayım dedim. Ve şaka yapmıyorum. Anlatıyorum. Benim günlerimi eşimin ofisinde geçirdiğim zamanlardı. Kendi bilgisayarımı ofise götürüyor, evde ne yapacaksam bir iş ortamında yapmış oluyordum. Sınırsız kahve de cabası. Güzel günlerdi. O gün sabah erkenden toplantısı olduğu için eşim erken çıktı ben de ağır ağır hazırlanıp birkaç saat sonra arkasından çıktım. Ulaşım aracım çoğu Hollandalınınki gibi bisikletti. Buradaki ilk günlerimde trafikten biraz çekiniyordum açıkçası, ışıklar, kavşaklar vesaire bana çok karışık geliyordu ama iki haftada üzerimdeki acemiliği attım, çok zor olmadı. Tüm şoförler bisikletlilere yol veriyor, kavşaklarda karşıya geçene kadar sabırla bekliyorlardı filan. Işıklar doğruydu. Sorun yoktu. Ya da ben öyle sanıyordum.

 Neyse işte yine yollara ve şoförlere güvenerek bisiklet sürerken eşimin iş yerine giden son kavşağa girdiğim gibi kendimi yerde bulmam bir oldu. Soldan gelen bir kamyon, hadi kamyonet diyelim geldiğini görmüştüm ama öncelik benimdi ve arabalar o noktada durup bisikletlilerin geçmesini beklerdi. Ben de duracak sandım ve hiç tereddüt etmeden sürmeye devam ettim. Bana çarptığında inanamadım, nasıl olur ya nasıl durmaz diye düşünüyordum. Hatta abartıp kesin bile bile üstüme sürdü vay ırkçı vay diye aklımdan geçmedi değil. Yere düşünce tüm Türk genlerimle yerden beri şoföre el kol hareketi yaptım sen hayırdır bakışlarım eşliğinde. Hehehe anlatınca komik ama baya sinirlenmiştim. Tabi ne kadar hasar olduğundan haberim yok. Ellerim mellerim acıyor. Hatta bir tanesi fena titriyordu. 

Bir adam hemen geldi başıma bana Felemenkçe beni anlıyor musun diyor, bilincimi kontrol etmek amaçlı. Ben de ben İngilizce konuşuyorum filan demeye çalışıyorum. Neyse tuttular elimden kaldırdılar. Şoför indi birsürü özür diledi. Meğerse beni görmemiş, kör noktama denk geldi filan dedi. Ben öyle mi tamam hadi eyvallah diye gitmek peşindeyim. Hiç sevmedim o kadar ilgiyi. Bana kalsa öylece yürüyüp gidecektim, belki bisikleti de orada bırakırdım. Ama bilincimi kontrol eden adamın bu arada ismi Richard ben görgü tanığıyım sana yardım edeceğim diyerek sonuna kadar yanımda durması sayesinde büyük bir zarardan kurtuldum. Baktım mesele uzuyor, eşimi aradım hemen geldi yanıma. Bisikletimi kontrol ettiler hemen, epey bir yamulmuş. Biraz uğraştılar düzeltmeye olmadı. Jant mant gitmiş. Tutanak tutacağız dediler. Kamyonu süren adamın arabasında yokmuş, Richard kendi arabasından aldı getirdi tutanağı. Ben tabi hiçbir şey anlamıyorum. Dosya tamamen Felemenkçe. Benim yerime formu doldurdu, isim adres yerini bile. Sonra dosyadaki her şeyi teker teker anlattı. 

Kamyonet bir lojistik firmasının aracı, firmanın patronu polisin de olaya dahil olmasını istemiş. Birkaç dakika sonra iki polis gelip bana ne olduğunu sordu. Onlara ne olduğunu anlattım vesaire derken sırt çantama bakmak kimsenin aklına gelmedi. Halbuki içinde bilgisayarım var. Olay dağılmadan Richard bana telefon numarasını verdi eğer kendini kötü hissedersen, başın ağrırsa ya da başka bir şey için ihtiyacın olursa bana haber ver dedi. Teşekkür edip ayrıldık. 

Eşimin ofisine gittik ve o anda hangimizin hatırlamıyorum aklına bilgisayarım geldi. Bir açıp baktım ki ekranı çatlamış, kenarı kırılmış. Açılıyor ama ekranda kıpraşan renkli çizgilerden dolayı bir şey görünmüyor. Durum fena. Hemen Richard'ı aradım, ne yapmam lazım diye. Çünkü bir şey bildiğim yok bu prosedürler hakkında. O da şoförü aramamı söyledi. Bir de ben IT departmanında çalışıyorum, eğer bilgisayarındaki dosyaları kurtarman gerekiyorsa sana yardımcı olurum dedi. Sonra da onu durumdan haberdar etmemi söyledi. Resmen Hızır'a denk gelmişim yani. Neyse. Şoförü aradım, yoldaydı ve acayip gürültülüydü ben seni sonra arayayım dedi. Bu sefer onların sigorta şirketini aramamızı söyledi iş yerinden birileri. Sigorta da lojistik firmasını arayın dedi. Resmen kara cahiliz bu konuda yani. Neyse lojistik firması laptopun fotoğraflarını istedi, gönderdik. Tamam biz halledeceğiz dediler. Deyiş o deyiş. 

Haftalardır ses seda çıkmadı. Bisikletin aciliyeti vardı malum, onu aldığımız yerde hemen tamir ettirmiştik. Dell'i aradık, ama malum dilimiz de yok bizi tamam sizi yetkili kişiye bağlıyorum deyip bir saat hatta beklettiler. Ertesi gün yine aradık ve yine aynısı oldu. Oradan umudu kesince başka tamirci aradık ama bulamadık. Bunun için de Richard'ı aradım, resmen tüm nazımızı çekti adam. O da bilmiyormuş bir yer ama araştırıp sana söyleyeyim dedi. Sonra birilerine filan sormuş bize bir yer tavsiye etti. Biz de oraya gitmeden dosyaları kurtaralım dedik, fellik fellik hdmi kablosu arıyoruz. Bilgisayarı bir monitöre bağlayacağız planımız bu. En sonunda bulduk birilerinden ödünç aldık. Amaa iş yerindeki hiçbir monitörde hdmi girişi yook. Benim bilgisayarın başka çıkışı da yok. Ara adaptör de bulamadık. En sonunda Richard'tan yardım istedik. YİNE. Bende fazla monitör var nerede oturuyorsunuz dedi. Sonra hop elinde monitörle çıktı geldi. 

Monitör birkaç gün bizde kaldı. Richard'ı bir de monitörü geri alması için aradık. Çay ikram ettik. Ama bu kadar iyiliğin üstüne ne yapacağımızı bilemez halde iki büklüm olduk. O zaman bu bilgisayar işini halledelim sonra da yemeğe çağıralım ailesiyle beraber dedik. 

Bilgisayar mevzusu epey uzun. Şehir dışında olduğu için postayla bilgisayarı gönderdik. Bize fiyat çıkartacaklardı. Bir iş günü oldu on iş günü. Ses soluk yok. Bu arada burada bir Türk aile bize göz kulak oluyor, onlara anlattık başımıza gelenleri. Hiç tamirle uğraşmayın, yeni bilgisayar isteme hakkınız var dediler. Sonuçta garantisi hala devam eden gıcır gıcır bir laptop, kesinlikle yeni bilgisayar isteyin dediler. Emin olamadık epey kişiye sorduk, Reddit'lere yazdık derken bu konuda bir görüş birliğine varamadık. Kimi yeni bilgisayar alabileceğimizi söyledi kimi tamir ettirmek zorunda olduğumuzu. Tamir edilince yetkili bir servise tamir ettirmediğimiz için garantisi geçersiz kalacak, bir de ince aksam sonuçta, nerede ne kadar sorun olduğu öyle hemen anlaşılmaz. Tamir oldu diye alırım bilgisayarı bir hafta sonra elimde kalır. Böyle düşünceler içinde şansımızı deneyelim, yeni laptop isteyelim dedik. 

Bize açıklamasız "yeni laptop olmaz" dedikleri gibi laptop'u bizim anlaşmalı olduğumuz tamirciye göndermelisiniz dedi sigorta şirketi. Taa ne zaman sonra. Biz çoktan tamir için başka bir yere göndermişiz. Hemen apar topar geri istedik tamirciden. Onlar da zaten daha fiyat bile çıkartamamıştı, gönderdiler vakit geçmeden. Buradaki Türk ailenin kızına sigorta şirketini arattık, bu garanti meselelerini anlattırdık, onların tamircisinde tamir ettirmek istemediğimizi söyledik. En sonunda tamam siz Dell'e gönderin, tamir fiyatını bize söyleyin uygun bulursak oraya tamir ettirelim dediler. Büyük lütuf. Bu arada sigorta şirketinin bize olan tavrına eşim sinir oldu ve gemi azıya aldı. Hem geç cevap veriyorlar, hem doğru düzgün açıklama yapmıyorlar, hem de isteklerimizi zerre kale almıyorlardı. Sinir bozucu bir durumdu velhasılı. Ve buradaki Türklerden avukata gidin tavsiyesi aldık. Burada bir Türk avukat varmış, eğer davasız çözülebilecek bir olaysa ücret almıyormuş. Sağolsun bize de çok yardımcı oldu. 

Avukatın dava tehditlerine rağmen süreci sündürdükçe sündürdüler. Ona bile beş altı gün sonra cevap veriyorlardı, bu rahatlık nereden geliyorsa. Avukat sayesinde olaydan iki ay sonra laptopun ve bisikletin tamir ücretini alabildik. Ama dava açılsaydı ne yapardık bilmiyorduk, içimizde inceden bir korku vardı olayların daha yokuşa sürüleceğine dair. Çok şükür halloldu.

Yeni bilgisayar aldık, bize ödedikleri tam ücreti değildi, çünkü kullanma payı filan mevzuları. Yine zararda sayılırız ama benim de bir yıl içinde ikinci sıfır bilgisayarım oluyor. Türkiye'den aldık burada muadilini veya daha iyisini bulamadığımız için. Şu an annemlerin evinde sakin sakin beni bekliyor. Aralığın sonuna doğru da memlekete yolculuk var. Kırismıs breyk yehhu.

Öyle işte. Baya vaktimizi alan huzursuz edici bir problemdi bu bizim için. Hallettik çok şükür. Bir de kombi mevzusu vardı, o da epey uzun ama o da halloldu, başka zaman yazarım belki. Bu yazıyı burada bitireyim. Kıssadan hisse: insanın iyisi de var kötüsü de. 
  
15 Kasım 2016 Salı 0 comments

Bir Roman Sergüzeşti

Şu aralar içim kıpır kıpır çünkü tüm bu sıkıcı ev hanımlığının arasında kendime uğraşacak bir şeyler buldum. Roman yazıyoruuum. Aslında üç tane "u" koyacak kadar yazıyorum sayılmaz şu an planını çıkarıyorum ve bu düzenlilikte gidersem romanın planı birkaç haftaya bitecek. İlk defa böylesi bir ciddiyetle yazmaya başladım, önceden neredeyse aklımda doğru dürüst bir fikir bile olmadan oturup yazıyordum (daha önce roman yazmadım ama hikayeler için durum böyleydi), şimdi tek tek olayları, karakterleri vesaire önceden kurguluyorum. Bugün daha dördüncü gündeyim. Günde 400 kelime yazmak gibi küçük bir hedefim var. Her gün az ama düzenli yazmak niyetim. Geçen aylarda günde 750 kelime yazdığım günler de oldu, ama onu devam ettirmek bana epey zor geliyordu. Canım yazmak istemediğinde bir manaya gelmeyen, yararlı olduğunu da düşünmediğim bilinç akışları yapıyordum. Aklıma hangi kelime gelirse onu yazmak şeklinde. Şimdi en azından bir yol takip edeceğim ve sanırım elimde planım olacağı için yazmakta pek zorlanmayacağım. 

Roman yazma tekniklerini araştırırken bir bloğa rast geldim, bayağı eskiden kalma bir blog ama yazarının fikri hoşuma gitti. Kendi roman yazma deneyimini bloğunda günlük şeklinde paylaşmış. Ben de sıklıkla olmasa da öyle bir şey yapabilirim. Hem buraya yazdığım için bir tür devam etme zorunluluğu hissederim hem de belki yazmak isteyip cesaret edemeyenlere gaz vermiş olurum. 

Benim kullandığım teknik "Kar Tanesi" tekniği namı diğer "Snowflake Method". Bu teknik, konusu olan ama yol yordam bilmeyenler için epey faydalı bence. Şöyle ki önce bir konu belirliyorsunuz ve aklınızdaki romanı tek cümleyle özetliyorsunuz. Sonra o cümleyi bir paragrafa dönüştürüyorsunuz, ana olayları ve sonu belirliyorsunuz. Sonra karakterleri ayrıntılandırıyorsunuz. Daha sonra özet paragrafınızdaki her cümleyi bir paragrafla yazmaya çalışıyorsunuz. Sistem bu şekilde devam ediyor ve işleye işleye elinizde ilk bulduğunuz cümlenin sayfalarca genişletilmiş bir versiyonu oluyor. Sonra geriye oturup yazmak kalıyor. Ben henüz karakterleri inşa etme aşamasındayım. Zor yerlere henüz gelmedim sanırım. Göz açıp kapatıncaya kadar günlük hedefim olan 400 kelimeyi aşmış oluyorum. Ve kendimi iyi hissediyorum. 

Bu arada hızlandırılmış bir İskandinavya turu yaptım. Buraya onu da yazacağım bir ara. Çok da güzel fotoğraflar çektim, şimdiden reklamını yapayım.


16 Ekim 2016 Pazar 0 comments

Ekim

Ayağınızı kesmemek için arada bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm. O yüzden selam.

Günlük koşuşturmalar aynen devam ediyor. İnsan olmanın fıtratında sınav var. Sınavlar ve imtihanlar. Kimimizin yükü daha az görünür ama belki sorun kapasitelerin farklı olmasıdır, yani bana hafif görünen bir imtihan başkasına görece olarak kaldıramayacak kadar ağır geliyor olabilir. O yüzden her zamanki politikam kimsenin derdini küçümsememek üzerine. Bu konu da nereden çıktı? Şöyle ki tüm her şeyi hallettikten sonra yazmak istediğim bir yazı vardı, başımıza gelenlerle ilgili. Bir de bir Hollandalıyı yemeğe davet etmek istiyordum. Öyle korkutacak kadar büyük şeyler değil başımıza gelenler. Yalnızca, çözülürse epey rahatlayacağımız birkaç problemimiz var. Sonuçta hiçbir şey güllük gülistanlık değil. Ama işte problemlerin çözülme süreci uzuuuun sürdüğü için ne istediğim yazıyı yazabiliyorum ne de Hollandalıyı yemeğe çağırabiliyorum. İşi iyice gizemli hale getirebildim mi? Çözülünce ne olup bittiğini yazacağım, söz. Şimdilik bu kadar.

Birkaç güncelleme yapayım. Burada yüksek lisansa başvurmaya karar verdim. Benim için büyük, insanlık için küçük bir adım. Bunun için önümüzdeki ay TOEFL adlı melun sınava hazırlanıyorum. İnşallah iyi sonuç alabilirim, yeterli puanı diyeyim. Beklentilerimi çok yüksek tutmuyorum kendimi tanıdığım için. Elimden geleni yapıp kalanında tevekkül edeceğim, yapılabilecek en mantıklı şey bu. Her gün şöyle böyle çalışıyorum. Konuşma bölümü beni en çok zorlayan bölüm. İnşallah sınava kadar kendimi biraz geliştirebilirim.

Son bir bitiş paragrafı yazmam gerekiyor sanırım ama nasıl kotaracağımı bilmediğim için nasıl kotaracağımı bilmediğimi yazıyorum. Hoş görün. İçinizden gelirse bana dua edebilirsiniz, çok sevinirim. 


 
17 Eylül 2016 Cumartesi 5 comments

Maastricht Günlükleri 3 - Gelin Tereğe Geçti

   Bizim oralarda "Gelin tereğe geçti, terek yere geçti" diye bir laf vardır. Terekten kasıt tezgah, yani gelin bir şey beceremez, sakarlık yapar filan anlamına geliyor kısaca. Ben de güzide deyişlerimizin hakkını verebilmek amacıyla elimden geldiğince tereği yere geçirme teşebbüslerinde bulunuyorum. Bugün iki haftadır dokunmadığımız kapkara olmuş muz demetinin (böyle denmiyordur kesin ama aklıma demetten daha iyi bir kelime gelmedi.) altından kara kara sular aktığını gördüm. Ama inanın günün en kötü sahnesi bu değildi. 

   Evlilik, gençlere hakkıyla anlatılmıyor. Ben şahsen evlenince birden kemiklerime her şeye yetecek bir güç geleceğini, sabahları erken kalkmakta zorlanmayacağımı, işleri erteleme eğilimimin yok olacağını, neşeli şarkılar eşliğinde ev işleri yapacağımı, yani mucizevi bir şekilde tembellikten kurtulacağımı sanıyordum. Lakin gelin görün ki annemin her şeye koşturması, her işi yetiştirmesi, üşengeçlik nedir bilmemesi filan onun evli olmasıyla alakalı değilmiş. Birikmiş ütüler, toz toprak dolu halı, yağlı ocak bu gerçeği fark etmemi sağladı. Ve işte yemeye bile üşendiğim muzlar... Bazen kolumu kaldıracak isteği bile duymuyorum içimde. Her şey kendi işini kendi yapsa. Halı kendini süpürse, yemekler kendini pişirse, çamaşırlar kendilerini yıkasalar... Nasıl annem gibi olabilirim bir fikrim yok. Şu cümle günlük hayatımın büyük bir bölümünde yer kaplıyor: Canım istemiyor. Ve tabi ki vicdan rahatlatma mekanizması olarak: Yarın yaparım. Maalesef böyle bir sorunum da var. Benim bir kişisel gelişim kitabı okumaya ihtiyacım var sanırım (hehehe). 

   Kurban bayramı tatilinde annemler yanımıza geldi. Ne kadar da güzel oldu. Tabi ziyaretlerinin bir anlamının da teftiş olduğunu düşündüğümden kıyıyı köşeyi temizledim gelmeden (camlar hariç, her gün yağmur yağıyor, o kadar uğraşmaya değmez bence). Buzdolabının içini bile temizledim. Annem buzdolabı temizliğine epey önem verir. Sonra ne oldu. Annem dolaptan kötü bir koku geldiğini söyledi. Cidden de kokuyordu. Pişirmeyi ertelediğim sebzeler çürümüş olabilirdi, kontrol etmeyi erteledikçe erteledim. Buzdolabından sorumlu olmak yetişkinliğin zirvesi bence ve bu durum oldukça zoruma gidiyor. Nasıl anlatsam? Diğer her şeye bir şekilde elimi atmıştım evlenmeden önce. Yemektir, bulaşıktır, çamaşırdır. Ama hiçbir zaman buzdolabının kirlendiğini düşünüp temizlemeye kalkmadım, içinden hiçbir şeyi aman bu bozuldu diyerek atmadım ya da burası dağılmış şuraya bir çekidüzen vereyim demedim. Çünkü neyin gerekli, neyin fazla olduğunu en iyi annem bilirdi. 

   Neyse işte tüm bu sıkıcı paragrafla anlatmak istediğim şey buzdolabından kötü bir koku geliyor olmasının canımı feci sıktığıydı. Ve bu konuda bir şey yapmayı da "canım istemiyor"du. Et suyundan şüpheleniyordum, onu döktüm ve muhtemelen çürümüş olan sebzeler için hiçbir şey yapmadım. Eğilip iyi misiniz diye bile sormadım. 

   Bugün gizem çözüldü. Ve ben son zamanların en en kötü manzarasıyla da bu vesileyle karşılaştım. Altından kapkara sular akan sineklenmiş kapkara muzdan da daha kötü bir görüntüydü. Çorba yapıyordum. İçine soğan koysam mı koymasam mı diye düşünürken çekmeceyi açmamla kötü bir kokumun burun direğimi sızlatması bu oldu. Biraz eşeleyince çekmecenin altında da koyu renkli bir sıvı olduğunu fark ettim. Sizin de düşüneceğiniz üzere suçu soğana atmaya hazırdım, ama soğanlar sapasağlamdı. Sorun benim içimin çürümesi de olmadığına göre, neydi bu kokan neydi... (Davul sesleri) Patates... Bir tanesini elime aldım ve aman allahım o da ne. (Böcek fobisi olanlar bir sonraki cümleyi okumasın.) Üzeri fıkır fıkır kurt kaynıyor. Ühühühühü. O anda yetişkinlikten istifamı veresim geldi. Bütün patatesleri çöpe tıkıştırdım. Buzdolabından geldiğini sandığımız koku hemen yanındaki dolaptan geliyormuş meğer. Tabi bu buzdolabında çürümüş sebze olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Neyse "yarın bi bakarım." Ve hala çekmecenin içini temizlemedim. Oturup bu yazıyı yazdım, ama temizlemeyi canım istemiyor. Hem de iğrenç ya üf. 

   Bu kadar kişisel durumlar paylaşmama umarım kızmıyorsunuzdur. Evliliğin yalnızca gelinlik giymek ve dış mekan çekimi yapmak olmadığını anlayın istiyorum. Bir evin sorumluluğunu almanın, özellikle de buzdolabının toz pembe bir tarafı yok. 




24 Ağustos 2016 Çarşamba 2 comments

Oradan Buradan

İşsizliğin keyfini ofiste sürmek. Otomat kahvesi (İstanbul Üniversitesi'ndekilerden daha güzel) ve yeşil bir manzara eşliğinde. Bugün hava güneşli ve sıcak. Henüz Hollandalı sayılmam ama Hollandalılar'ın bu havaları ne kadar sevdiğini biliyorum. Güneş açtı mı herkes sokağa çıkıyor. İstanbul'un bir ilçesi kadar bile nüfusu olmayan bu miniminnacık şehir böyle havalarda daha kalabalık görünüyor. Hoş, tüm nüfus sokağa çıksa kaç yazar. Bu gözler pazar günü Eminönü kalabalığını gördü hehehe. Bir de sanırım panayır gibi bir şey var, Vrijthof denen şehir meydanında çadırlar, sahneler filan kurulmuştu. Aslında bir googlelayıp buraya yazayım, sanırım'larla bu iş yürümez. Aradım ve bir şey bulamadım. Ama galiba (sanırım kullanmıyorum dikkat ederseniz) üniversiteye yeni yerleşen öğrenciler için bir tür eğlence organizasyonuymuş. Her neyse. Belki bir gün bana da burada öğrenci olmak nasip olur, tabi yüksek lisans öğrencisi olarak :( doktora da olur, puhaha. 

Annemler kurban bayramında buraya geliyor. Dört gözle o günleri bekliyorum. Hayatım gün saymak üzerine kurulu sanki. Burada pek arkadaşım yok, hatta eşim dışında konuştuğum kimse yok. Ama çok şikayetçi değilim. Bazen insanlarla etkileşim ihtiyacımın fazla olmadığına şükrediyorum. Yoksa burada tutunamazdım sanırım. Ya da etkileşim ihtiyacım olduğu için birilerini arar bulurdum belki, bilmiyorum; belki o kadar da kötü değildir öylesi de. Yine de kız kardeşimle aylaqlıque yapmayı özledim. Şöyle ki hiçbir sorumluluğumuzun olmadığı günlerde veyahut sorumluluklarımızı erkenden hallettiğimiz, kahve yapar yanında bim vafıllarından yiyerek oyun oynardık. Ya da kahvenin yanına bir sandviç mümkünse ton balıklı. O günlerin geride kaldığını bilmek değişik hissettiriyor. Yalnızca birer gençlik anısı olarak aklımda kalacak büyük ihtimalle. Tuhaf. Ve anılar daha çok taze olduğu için biraz da hüzünlü. Ah nerede o eski bayramlar.

Siz sevgili okuyucularıma bir haberim var. A4 boyutunda 44 sayfa, A3 boyutunda 86 sayfa uzunluğunda bir novelette (sayfa sayısı az olunca böyle diyorlarmış, epey havalı) yazdım. Uzun öykü yahut kısa roman diyebilirsiniz. Ön okuma yapmak isteyenlere dosyayı gönderebilirim. Bunun için size bir mesaj uzaklıktayım. 

30 Temmuz 2016 Cumartesi 0 comments

Maastricht Günlükleri 2 - Eindhoven Nasıl Gezilmez

Oturum iznimi almak için Eindhoven'a gitmemiz gerekiyordu. Biz de fırsatı değerlendirip bir güzel dolaşalım dedik. Eindhoven Hollanda'nın beşinci büyük şehriymiş. Maastricht'e kıyasla da epey büyük. Buradan bir saatlik tren mesafesinde. İstasyonda bilet otomasyonlarından bilet alınabiliyor. Kimseyle muhatap olmadan, para üstü filan beklemeden, mis. Tabi bunun için kredi kartınız veya banka kartınız olması gerek. Yanlış hatırlamıyorsam gidiş dönüş bir kişi 34 euroydu.



Trenden indikten sonra eşim bisiklet kiralamayı teklif etti. Hemen garın orada turist bilgilendirme merkezinden günlük 10 euroya bisiklet kiralanabiliyor. Eindhoven hakkında verdiğimiz en güzel karar bu bisiklet kiralama olayı oldu. Hollanda'nın diğer şehirlerindeki gibi bisiklet çok yaygın bir ulaşım aracı ve işimizi epey kolaylaştırdı.

Eindhoven'ı gezmek için en kötü gün hangisi diye soracak olursanız size vakit kaybettirmeden cevap vereyim: Pazartesi. Anlatıyorum.
Gitmeden önceki gece üstünkörü bir gidilecek yerler listesi hazırlamıştım:
Van Abbenmuseum
St. Catharinekerk
Augustignenkerk
Stadwandelpark
preHistorisch Dorp

Gezme mevzularına epey uzak olduğumdan ve gezileceği zaman planımızı programımızı aile büyükleri yaptığından mütevellit acemiliğimin ceremesini çektik. Van Abbenmuseum'un pazartesi kapalı olduğunu biliyordum, o yüzden orayı atlayıp önce St. Catharina kilisesine gittik. O da ne. Her yer kapı duvar. Meğer kiliseler de pazartesileri kapalıymış. Augustinen kilisesi de aynı şekilde kapalıydı. Neyse ki istasyona filan yakın yerler. Bisikletimiz de olunca oradan oraya dolanmak zul gelmedi (en azından bana hehehe). Dışarıdan fotoğraflarını çekmekle yetindik. (Kilise fotoğrafı çekemiyoruuum çok zooor, o yüzden yaşasın detay)

Bu arada yol yordam nasıl bulduk onu anlatayım. Kilisenin orada eduroam ağı vardı, üniversitesinde bunu kullananların aşina olduğunu düşünüyorum. Ben sorunsuzca giriş yapabildim. Güzel bir hizmet. Ama hesabınız yoksa internetsiz kalabilirsiniz hazırlıklarınızı önceden yapın. Onun dışında google mapsin çevrimdışı haritasını indirmiştim ki tavsiye etmiyorum çünkü yalnızca araba güzergahlarını çıkartıyor çevrimdışı moddayken. Sonradan here diye başka bir uygulama buldum. O daha iyi gibi görünüyor. Ha tabi old fashioned takılıp turist bilgilendirme yerinden bir harita da alabilirsiniz. Hehehe.


Burada ikindi vakti  saat altı civarı giriyor. O yüzden gezerken genelde kafamız rahat oluyor. Ama namaz işini bilmediğimiz şehirde sona bırakmayalım dedik ve camiyi bulduk. Fatih Cami, minaresi bile olan şirin mi şirin bir cami. Biz gittiğimizde yere ısıtma döşendiği için mescid kısmını caminin lokaline taşımışlardı. Orada rahat rahat namazlarımızı kıldık. Merkeze epey yakın olmasıyla da kalbimizi fethetti.


Sıradaki hedefimiz parktı. Ama parka gitmeden önce bir şeyler yiyelim dedik. Evde yapıp trende yediğimiz sandviçlerin kalorisini çoktan harcamıştık. Önce helal restoran bulduk, tam da önünde duruyormuşuz hatta. Ama ne yazık ki kapalıydı, saat beşte açılıyormuş. Sanırım az insan olduğundan lokantalar filan yalnızca akşam yemeği çıkarıyor. Bir balık lokantası bulduk bu sefer. Baya da yol gittik bulmak için. Orası da kapalıydı. En sonunda şehir merkezindeki çarşıda bir sandviççide ton balıklı sandviç yedik. Buranın yemek kültürü pek yok, ama sandviç güzeldi. Hazır çarşıdayken oraları da gezelim dedik. Çok güzel bir kitapçı bulduk. Eşim adeta kendini kaybetti. Sanırım alıcısı da olduğundan (öğrenci şehri ne de olsa) İngilizce kitap bölümü oldukça genişti. Üç kitap aldık. Birini hemen okumaya başladım, Raymond Carver'ın Beginners'ı. Karnımızı ve ruhumuzu doyurduktan sonra parka doğru pedal çevirdik. Keşke Türkiye'de de böyle güzel parklar olsa. Nefes aldığınızı hissediyorsunuz, öyle güzel.





Son hedefimiz olan prehistorya açık hava müzesine giderken bir yağmura tutulduk ki nasıl. Neyse ki tam da bir tünelden geçiyorduk. Orada durup diğer bisikletlilerle beraber on on beş dakika yağmurun dinmesini bekledik. Müzeye vardığımızda bir de ne duyalım. On beş dakika sonra müze kapanacakmış. İçerisi o kadar sürede gezmeye de e haliyle uygun değilmiş. En azından neyin nerede olduğunu öğrendik, arkadaşlarımız filan geldiğinde onları gezdirebiliriz filan diye teselliler bulduk sonra kapanmamış olduğunu umut ederek parka geri döndük. Çok şükür ki hala açıktı (just kidding, parklar kapanmıyor). Biraz daha parkta dolaştıktan sonra bisikletlerimizi vermek için istasyona geri döndük. Sonraki trenle hooop evimize.

Acemiliğimi Eindhoven gezisiyle atmış olduğumu umaraktan buraya yazdığım yazılarla birilerine yardımcı olabilecek aşamaya gelmeyi istiyorum. Maastricht'i daha iyi öğrenince buralar için de rehber niteliğinde bir şeyler yazmak istiyorum. Özellikle en önemli mevzu helal yemek konusunda, sonra da hayır dualarınızı bekliycem. 


23 Temmuz 2016 Cumartesi 0 comments

Maastricht Günlükleri 1

   Merhaba. Hevesimi alana kadar yeni taşındığım Maastricht şehrindeki hayatımı anlatacağım. Söz uçar yazı kalır, bunlar da kalsın buralarda.


   En önce Maastricht'ten de önce hızlı bir özet geçeyim. Malumunuz 15 temmuzdaki darbe girişiminin hemen ertesi günü düğünümüz vardı. Biz tarihimizi sekiz dokuz ay önceden almıştık ama darbecilerin son anda seçtiği tarih, düğünün iptaline kadar olan bir ihtimaller silsilesine neden olmuştu. Dini nikahımız kıyılmadan on beş dakika önce f16'lar havada fink atmaya başlayınca ve telefonuma üst üste iyi misin mesajları gelmeye başlayınca ve annemlerin telefonları zırıl zırıl çalmaya başlayınca bir şeylerin yanlış gittiğini anladık. Alelacele nikahı kıydık ve Allah Allah neler oluyor acaba düşünceleriyle televizyonlara koştuk. Düşününce hala akılalmaz geliyor yaşadıklarımız. Nasıl olabilir, bu devirde nasıl olabilir deyip duruyorduk. Basbayağı oluyormuş. Tabi bir yandan vatan elden gidiyor, bir yandan da kasap et derdinde misali bizim düğün yalan olacak, havaalanları kapalı hollanda vizemin bitmesine bir hafta kalmış, kaldık burada gibi hissiyatlar içinde çıldırmamak için a haberin toz pembe haberlerini izliyordum. Bu bir darbe girişimi kalkışımıdır gibi yumuşatılmış ifadelerin gerçekçiliğini sorgulamaktan çekiniyordum, ta ki babamlar kalkın gidiyoruz diyene kadar. Düğünüm olduğu için beni götürmediler, olaya bakın. Aman gelin ölmesin ama annesi, babası, kız kardeşi ve erkek kardeşi düğünden önceki gece ölebilir, sorun değil. Her neyse, onlar gittikten sonra haber alabileceğim tüm kaynakları seferber ederek bilgisayar karşısında yaş sümük gelmelerini bekledim. Çok şükür sağ salim döndüler, onlar döndükten hemen sonra gittikleri yerin helikopterle tarandığı haberini aldık. Allah ölenlerin şehadetlerini kabul etsin.
   Gece boyunca haberleri takip ettik, bir iki saatlik uykuyla ertesi güne başladık. Çiçekçi bile düğün olacak mı diye sormak için aradı. Şehir dışından gelecek olanlara gelmeyin dedik ki bizim taraf hep başka yerlerden gelecekti. En yakın akrabalarımızdan da arkadaşlarımdan da gelemeyenler oldu. Ama sonuç olarak iptal etmedik ve çok şükür çok da içimize sinen bir düğün yaptık.

   Şimdi burada, Maastricht şehrinde darbenin yankılarından epey uzaktayız. Benim buradaki dördüncü günüm. Evimin hanımı olarak kariyerime başladım. Dün bir poşet ıspanağın bir avuç yemeğe dönüştüğünü görüp sukutu hayale uğramış olsam da genel olarak iyi gidiyor her şey.

   Gelelim şehir hakkındaki bilgilere. Burası Hollanda'nın bir şehri. Maas adlı bir nehri barındırıyor. Evler az katlı, küçük bir şehir olduğu için her şey birbirine çok yakın. Yeşillik içinde. İnsanlar ulaşım aracı olarak çoğunlukla bisiklet kullanıyor. Genel olarak bir öğrenci şehri, bu yüzden yaz tatilinde sokaklar neredeyse bomboş. Ama okul zamanı da çok fazla kalabalık olmuyormuş. Bakın şehir meydanı bu haldeydi.


Vrijthof Meydanı
Evimizin Sokağı
Sokaklardan Biri
   Üç günde birçok iş hallettik. Pazartesi günü de inşallah oturma iznim çıkıyor. Şehri bayağı sevdim. Ama dışarı çıkmalarımız alışveriş filan için olduğundan çok fotoğraf çekemedim. Gezmeye haftaya başlayacağız inşallah.
   Dün bana bisiklet aldık, evin eksik gediklerini tamamladık, benim buraya gelişimle alakalı olarak okulda bir randevumuz vardı ona gittik. Kadınla epeyce Türkiye'deki olayları konuştuk. Bir kafede oturup kahve içtik. Burada kafe kültürü çok yaygın. İnsanlar evlerde buluşmak yerine kafelerde buluşmayı tercih ediyormuş. Şehir merkezinde yan yana masaları açık alanda olan beş on tane kafe var. 
   Dil meselesi hiç sorun olmuyor. Daha İngilizce bilmeyen kimseyle karşılaşmadım. Onların ana dili ingilizce olmadığı için konuşurken de aman yanlış cümle kurdum filan diye endişelenmiyorum. Gerçi çok da konuşmuyorum, eşim benim yerime de konuşuyor. 
Tevhid Cami bize çok yakın. Bisikletle üç dakika, hemen arka sokağımızda helal market var. Bu konuda epey şanslıyız. Yolda başörtülü insanlar görünce selamlaşıyoruz. Merhaba yalnız değilsiniz. 
   
Kiliselerden biri, ismini bilmiyorum
   Bu şehir vakti zamanında hristiyanlar için dini öneme sahip bir yermiş, o yüzden bolca kilise katedral gibi yapılar var. Ama çoğu kilise olarak kullanılmıyor. Bir kiliseyi kitapçı yapmışlar mesela. Geçen oraya gittik, ben felemenkçe iki tane çocuk kitabı aldım. İhtiyaç olmasa da bu dili öğrenmek istiyorum. 
Ve tabi ki değinmeden geçmeyeyim. Burası her türlü özgürlüklerin merkezi malum. Marijuana satan yerler filan var çok göz önünde olmasalar da evlerin arasında bile olabiliyorlar. Son olarak. Gökkuşağına el koydukları için kızgınım, sonuçta o kadar güzellikte bir ışık huzmesi neden benim olamasın değil mi. Yaya geçidi çok hoşuma gitti ve çektim. Sembolize ettiği şeylerden ayrı bir şekilde bakalım lütfeen.




7 Haziran 2016 Salı 0 comments

Sahur Özel

Ne denir. Gitme kal belki. Aklım fikrim neyse zikrim de o. Bu ramazanı hayırlısıyla yaşayabilseydim. Ne üzerine yazayım. Ne diyeyim. Geç kalıyorum bunu biliyorum. Her şeyi erteliyorum bunu da biliyorum. Biraz çerçeveli konuşur musunuz sena hanım okuyucularımız anlamıyor neyden bahsettiğinizi. Canım anlayacak bir şey yok da ondan. Hep iyi niyetlidir yaa beklentisi. Ne diyorum. Gitme gel. Canın mı yandı, üflesen geçecek mi acısı. Kötürüm gibi yere yığılıp kaldın da hareketsizlik bile canını mı acıttı. Belki. Bu saatte saat kaç üç buçuk bu saatte giriş gelişme sonuçlu bir yazı mı yazmanı istiyorlar? Kim? Canım kimse kim. Bazen dertlerimize yukarıdan bakmak zorunda kaldırıldığımız olaylar oluyor. Bit eniği seninki. Şuna bak. Dert kıyaslamaysa dert kıyaslama. Olmaz sanıyordum, oluyor. Belki belli bir sınırı vardır, o sınırın aşağısında hepsi bir. 
Günlük güncellemeler yapayım. Malum burası benim bloğum, arada günlük olarak kullanıyorum bu vazifesini unutmaması için günlük sayılabilecek bir şeyler yazmaya devam etmem gerekiyor. Mutfakta neler oluyor? Bir) Mezun oldum. İki) İftardan sonra ertesi günün yemeğini yapmam gereken bir hayatım var. Üç) Arkadaşım hasta ve çok dua etmek gerekiyor. Dört) Düğün davetiyesiyle uğraşıyorum. Beş) Bitirmem gereken hikayenin hayaleti tarafından rahatsız ediliyorum. Altı) Odam kronik olarak dağınık, toplanmıyor. Yedi) Kitap okumam gerek ama başımı ancak kaşıyabiliyorum. Sekiz) Yedinci madde o kadar da doğru değil. Dokuz) Odama duvar kağıdı aldım, evi temiz bırakmak isteyen bir kiracı gibi hissediyorum. On) Yatağa kon. 

17 Mayıs 2016 Salı 1 comments

Dert 1

  Özet: Hayatının en büyük derdi kendisiyle dalga geçilmesi olan mini minicik bir kız vardır

  Ayılana Esra bayılana Esra. Ayılana Esra bayılana Esra. Deyip duruyorlar. Kahkahalarla gülüyorlar. Sinirle bakıyorum. Neden ismimle dalga geçiyorlar. Ayılana Esra bayılana Esra. Ayılana Esra bayılana Esra. Oyun oynuyoruz sandı öğretmen. Bahçede Furkan’ı kovalıyordum. Dövecektim onu. Benden kaçarken bile benimle dalga geçiyordu. Şişko patates, yarım kilo domates. Yakasından yakaladım. Arkasından tam. Ayılana Es dedi kaldı. Öğretmen geldi. Kovalamacalık oynuyoruz sandı. “Şimdi Furkan mı ebe oldu” dedi. Gözlerine baktım öğretmenin. Elimle hala Furkan’ın yakasını tutuyordum. “Öğretmenim ismimle dalga geçiyor” dedim. Furkan “Öğretmenim Esra beni dövecek” dedi. Arkadaşlar öyle şey yapmazlarmış. Hiç umursamadı. Gitti sonra. Zil çaldı, ders zili. Koşa koşa içeri gittik. Sonraki teneffüs Gökhan, Ferhat filan da dalga geçmeye başladı. Beni her gördükleri yerde uydurdukları şarkıları söylüyorlardı. Öğretmene şikayet ettim bir kere daha. Benimle dalga geçiyorlar dedim. Onları duymamış gibi yap dedi. Ama duyuyordum. Duymamak için kulaklarımı tıkadım. Kulaklarımı tıkayınca daha yüksek sesle bağırıyorlardı, yine geliyordu kulağıma dedikleri. Esra kes ya, Esra pes ya, Esra paçavra... Bir başka teneffüs Gökhan’ı yakaladım. Tokat attım yanağına. O da bana vurdu. Sonra Furkan’la Ferhat geldi onlar da tekme attılar. Maskara Esra, kundura Esra diyerek. Tüm güçlerini kullanıyorlardı bana tekme atarken ama acımadı. Ben gücümün yarısıyla Furkan’a vurdum, ağlamaya başladı. Sonra kaçtım hemen. "Benimle artık dalga geçmeyin" diye bağırdım kaçarken. 

  Zil çalar çalmaz hemen sınıftan çıkıyordum intikam alırlar diye. Bahçede bir ağaç vardı, kocamaaan bir ağaç. Bin yaşındadır belki. Onun arkasında saklanıyordum. Öylece durmaktan canım sıkılıyordu. Ben de bir ağaç dalı alıp toprağa resim çiziyordum. Furkanları görünce nefesimi tutuyordum, yanıma gelmezler umarım diyordum. Bir keresinde Ümit beni gördü ağacın arkasında otururken. O da diğerlerinin tarafındaydı. Bağırarak çağırdı diğer erkekleri. Benim kaçmaya vaktim olmadı. Zaten kaçmazdım da çünkü hepsinden güçlüyüm. Etrafımda toplandılar. Ayılana Esra bayılana Esra diye şarkı söylemeye başladılar. Ben de "kapayın çeneniziii" diye bağırdım. Sonra kulaklarımı tıkayıp onları duymamak için "lalalalala" diye sesler çıkarttım. El ele tutuşup beni ortalarında bırakmışlardı. Aralarından kurtulmaya çalıştım ama ellerini sımsıkı tutuyorlardı. Kollarının altından geçmeye çalışınca onlar da kollarını aşağı indiriyorlardı. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Abartma Esra, Anırma Esra, Zürafa Esra, Kaşınma Esra... Ümit’in yüzüne tükürdüm. “Iyyy” dedi eliyle yüzünü silmeye çalışırken aradan hemen kaçtım. Kızlar tuvaletine saklandım. Birazcık da ağladım. Ders zili çalınca hemen sınıfa gitmedim, öğretmenler ziline kadar bekledim. Ne olur ne olmaz diye. Neyse ki ben girer girmez öğretmen de sınıfa girdi. Ümit hemen beni şikayet etti. Öğretmen çok sıkıldığını söyledi, artık kimseyi şikayet etmeyeceksiniz sorunlarınızı kendi aranızda çözün dedi. Rahatladım tabi. Bana çok kızacak sanıyordum. Eve gidince akşam yemeğinde babama söyledim. Belki okula gelir ve Furkanlara bir daha bana yaklaşmamalarını söylerdi. Sınıfta birkaç çocuk benimle çok dalga geçiyorlar, bana çok karışıyorlar dedim. Ne diyorlar diye sordu. Hepsini söyledim. Ağzında lokma varken güldü. Ahahaha Esra bunu mu dert ediyorsun, çocuklar bazen öyle şakalar yapar boşver, dedi. Sinirden dudağımı ısırdım. Bir daha da konuyu açmadım. Beni kimse anlamıyordu. Siz de anlamıyorsunuz biliyorum. Ama belki aranızdan beni anlayan olur ve Furkan’a, Gökhan’a, Ferhat’a ve Ümit’e dersini verir diye anlatıyorum.

  Sonraki günlerde kızlar tuvaletine saklandım hep. Oraya gittiğimi de biliyorlardı ama içeri giremezlerdi tabi ki. Kapıda dışarı çıkmamı bekliyorlardı. Eğer yanlışlıkla zil çalmadan çıkarsam beni kapının önünde yakalıyorlardı. Yine saçma şarkılar söylüyorlar, benimle alay ediyor, bazen bana vurup kaçıyorlardı. Bir keresinde kapının önünde birer şişe suyla beklemişler. Ben çıkar çıkmaz üzerime döktüler suyu. Boğulacağımı sandım, biliyorum saçma ama öyle hissettim. Eşşoğlu eşşekler diye bağırdım boğulmadığımı anlayınca. "Hiii ne dedi" diye gülüşüp kaçtılar. Benim onlara küfretmem onlara komik geliyordu, nedenini anlamıyorum. Öylece derse girmek zorunda kaldım. Öğretmen beni başımdan aşağıya ıslak görünce kızdı. Ne bu hal, çık dışarı, kuruyana kadar sınıfa gelme dedi. Artık şikayet etmemiz yasak olduğu için başımdan aşağı su döktüklerini söyleyemedim. Ağlayarak tuvalete gittim. Arkamdan güldüklerini duyuyordum. O kadar sinirliydim ki avuçlarıma su doldurup aynalara fırlattım. Teneffüs olana kadar gömleğim kurumuştu ama saçlarım hala ıslaktı. O yüzden sonraki derse de gitmedim. Tuvalette bekledim. Sınıftan kızlar geldi yanıma. Öğretmen seni çağırıyor dediler. Korka korka gittim. Sınıfa girince öğretmen bana hoş geldiniz Esra hanım, dedi. Çok sinirli görünüyordu. Sonra “çocuklar çıkın tahtaya” dedi. Furkan filan hepsi tahtaya çıktı. “Esra şimdi sizden özür dileyecek, barışacaksınız” dedi. Öylece kalakaldım. “Hayır özür dilemeyeceğim, onlar dilesin” dedim. Öğretmen o kadar sinirlendi ki ne demek özür dilemeyeceğim diye bağırdı. “Bana ayılana Esra bayılana Esra diyorlar” dedim, sesim o kadar kısık çıkıyordu ki duymadı sandım başta. “Ne olmuş yani öyle dedilerse” diye bağırdı. “Bak ben de diyorum Ayılana Esra bayılana Esra. Bana da mı eşşoğlu eşşek diyeceksin?” Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Dudaklarım tir tir titriyordu. Ayakkabılarımın ucuna bakıyordum. Ayakkabıcıya gittiğimiz günü düşünmeye çalışıyordum, doğum günümden önceki günü. Ama düşünemiyordum. Herkes susmuştu, benim özür dilememi bekliyorlardı. “Zür dilerim” dedim. "Daha yüksek sesle söyleyeceksin" dedi öğretmen. Daha yüksek sesle söyledim. Aslında özür dilemediğimi fark etmediler çünkü baştaki ö’yü söylememiştim.
  
  On dört sene olduHala daha ayılana Esra bayılana Esra, ayılana Esra bayılana Esra. Deyip duruyorlar. Kahkahalarla gülüyorlar. Sesleri sonsuzlukta yankılanıyor
13 Nisan 2016 Çarşamba 0 comments

Azam ve Galil

   Okula giderken ve okuldan dönerken anneleri bir elini Azim’e bir elini Halil’e tutturur yirmi dakikaya yakın birlikte yürürlerdi. Yol uzun, sessizlik sıkıcıydı bu yüzden birilerinin konuşması gerekiyordu.
- Anne bak şu kız ablama benziyor.
- Neresi benziyor.
- Burnu, aynen onunki gibi havada.
İkizler bir ağızdan gülüşürdü. Anneleri sinirli bir tebessümle geçiştirirdi.

- Anne sence ablam seni ve babamı niye sevmiyor
- Ablam kocasını daha çok seviyor
- Çok üzüldün di mi anne
- Keşke daha iyi bir kızın olsaydı di mi
- Ben ablamı hiç sevmiyorum çünkü o da bizi sevmiyor
- Ben de sevmiyorum, annem de sevmiyor artık, sevmiyorsun değil mi

   Bardak böyle böyle son damlaya değin doluyordu işte. Her gün sekiz yaşında iki çocuğun dolduruşuna geliyordu anneleri. İçi sızlıyordu, canı yanıyordu, “şimdi üniversitede olacaktı” diye düşünüyordu, “Mahvetti hayatını. Arkamızdan nasıl işler çevirdi, ama evlattır, sevmekten vazgeçilir mi, o da seviyordur anasını babasını, insan sevmez mi. Ama ana babanın nasıl bir çırpıda çizilir üzeri. Hiç düşünmeden nasıl karşısına alır bizi.” O korkunç günleri hatırladı, yer yarılsa hep birlikte toprağın altında kalsak, tüm dertlerimiz tasalarımız çürüyerek toprağa karışsa dediği günleri. Ne kadar bedbahttı. “Benim biricik kızım, benim canımın içi, nasıl yapar böyle bir şey, nasıl” deyip duruyordu. Hala daha masumcacık bir kızdı gözünde. Aklını çelmişlerdir, diyordu, konduramıyordu bir türlü.
- Anne demek ki ablam iki yüzlüymüş değil mii
Anneleri en çok da kızının kendisine hiçbir şeyi anlatmamış olmasına içerliyordu. Ben anasıyım onun, bir yolunu bulurduk kulağıma biraz fısıldasaydı. Böyle olması gerekmiyordu. Hadi babasından korkuyordu da beni neden ezdi geçti. Neden helallik almaya yanaşmadı. Kocasının onun da bu işte parmağı olduğunu söyleyerek üzerine yürüyüşünü hatırladı. İkisi de kendini o kadar güçsüz ve çaresiz hissediyordu ki, yenilgilerinin acısını birbirlerinden çıkartıyorlardı. “Sen yüz verdin bu kıza” diyordu baba, “sen korkuttun onu bu kadar” diyordu anne. Haklı veya haksız yoktu, yenişemiyorlardı tutuştukları kavgada. İçlerinde evlatlarının ihanetinin yarası kanıyordu. Çocuklarsa yaraları kaşımayı çok seviyordu.
- Anne ablam seni bir aydır aramıyoo
Anne babası kızlarının okula gittiğini sanarken kız bir sabah evi terk etmişti. Zibidi diyorlardı oğlana, ismini ağza alan yoktu. İşsiz güçsüz beynamaz bir liseli. Kaş göz etmişler kızla, anlaşmışlardı. On sekizini doldurdular mı da sorup etmeden soluğu nikah salonunda almışlardı. Kız babasının asla razı olmayacağını düşündüğü için böyle bir yol seçmişti. Gönül bu, nereye konacağı belli olmazdı, hem babası aşktan ne anlardı.

- Anne ben seni hiç terk etmicem biliyo musun
- Bir daha bu konu hakkında tek kelime ettiğinizi duyarsam sizi babanızın eline veririm kulaklarınızdan tavana çiviler. Anladınız mı? Anladın mı Azim, sen Halil?
Bardağı taşıran son damlanın çocukların daha önceki lakırdılarından farkı yoktu aslında. Ama sabrın da bir sınırı vardı. Azim ve Halil arka arkaya “anladım” demeseydi anneleri “anladınız mı” diye sormaya soluksuz devam edecekti. Çocuklar annelerinin bu tavrına daha çıkmasına çok olan bıyıklarının altından gülmüştü gülmesine ama kulaklardan tavana çivilenme fikri onları korkutabilmişti. Deli adamdı babaları. Yapar mı yapardı. Kulaklarında o sızıyı hissedip pustular. O konuyu da annelerinin istediği gibi uzunca bir süre açmadılar.

   Kız tekrar iletişime geçmek için ortalığın durulmasını beklemişti epey bir zaman boyunca. Annesinin üzüldüğünü biliyordu ama ne kadar üzüldüğünü hayal bile edemezdi. Gecikmiş bir özürle uğradı yanına. “Keşke bana anlatsaydın be kızım” demişti annesi.
- Annecim babama söylerdin senin de başın belaya girerdi
- Bizi ne kadar üzdüğünün farkında mısın, sorsan belki de he diyecektik, hiç sordun mu.
- Demeyecektiniz anne, babam asla izin vermeyecekti. Beni eve kapatacaktı, görüşmemizi yasaklayacaktı. Biz birbirimizi çok seviyoruz, inan onsuz yaşayamam ben.
- Sus kız saçma saçma konuşma. Bizsiz yaşamaya gelince yaşıyorsun. Biz senin anne babanız be yavrum. Gözlerimde yaş kalmadı ağlamaktan. Ciğerim dağlandı. Seni telli duvaklı gelin edecektim ben. Hem kendine ettin hem bize ettin. İçin hiç mi sızlamadı. Beni şu kadarcık da mı sevmiyorsun.
- Özür dilerim anne, sevmez olur muyum seviyorum tabi ki. Ama babam kesinlikle izin vermezdi evlenmemize. Mecburdum. Anlıyor musun? Sana karşı bir hareket olarak düşünme yaptığımı, seninle bir alakası yok. Kaçmak zorundaydım. Affet nolur beni. Üzülmeni istemiyorum, biz çok mutluyuz, bunu bilmek seni mutlu etmiyor mu?

   Anne affetmişti kızını, ana yüreği işte. Koparamadı bağlarını. Silip atılmıyordu öyle. Çocukları da susturmuştu zorla da olsa. Onların dolduruşlarına gelmiyordu artık. Kız gençti, alıktı, gönlünün peşinde koşturmuştu, yapmıştı bir salaklık. Hem doğruya doğru, kocası hayatta o zibidiyi damat olarak kabul etmezdi. Kız onu babasının karşısına bile çıkartamazdı. Yaşları da küçüktü daha. Oluru yoktu gerçekten. Sevmişler işte birbirlerini ne yapalım, diyordu annesi. “Kaderde böylesi varmış, bizim de sınavımız böyleymiş.”

   Hayat devam ediyordu. İnsanın bu gerçeğe müdahale etme şansı yoktu. Anneleri Azim’le Halil’i okula bırakıyor, onları okuldan alıyor, sofralar kuruyor, sofralar topluyordu. Bir komşu toplanmasında Meliha Hanım’ın kızının kocaya kaçtığı konuşuldu. Oğlan evlenmeden daha kızı hamile bırakmışmış hem de. Karnı burnundaymış kız kaçarken.  Komşu kadınlar aralarında kızı kaçan bir annenin olduğunu bildiklerinden temkinli konuşmaya çalışıyordu. Azim’le Halil okuldan yeni gelmişti. Üstlerinde formaları, ellerinde tabaklarla yerde bağdaş kurmuş oturuyorlardı tüm bu dedikodular konuşulurken. Anneleri birden hiç beklenmedik bir biçimde, Meliha Hanım’ın kızına beddualar okumaya başladı.
- Yazıklar olsun. İkisinin iki yakası bir araya gelmesin. Burunlarından fitil fitil gelsin. Anne baba öyle ezilir geçilir mi, rızasız iş yapılır mı? Bu dünyada mutluluğun yanından yöresinden geçemesinler. Anne babalarının ah’larından başlarını kaldıramasınlar. Pişmanlıktan inim inim inlesinler de bir el uzatanları çıkmasın inşallah. Bir işe tutunamasınlar, anasız babasız kalmanın ne olduğunu anlasınlar.
Kadınlar ne diyeceklerini bilemez bir biçimde adeta farklı bir varlık alemine geçiş yapan kadını dinliyorlardı. Kadın kendinden geçmiş bir biçimde sarsıla sarsıla bağırıyordu. Hemen kolonyalar, ıslak havlular getirildi, kadının bilekleri ovalandı, kadın ancak öyle kendine gelebildi. Kendi kızını düşünüyordu. En azından hamile değildi diyordu. Mecbur kalmıştı, Meliha hanımın kızının yaptığı gibi nefsine uymadı diyordu. Hem sonra geldi özür diledi, sevmese niye özür dilesin diyordu.

- Anne neden bu kadar kızdın ablam da kaçmıştı
- Evet anne, ablama bu kadar kızmamıştın
- Ablam seni sevmiyor di mi anne
Bundan sonra Azim’le Halil’i susturmak mümkün değildi. “Yeter be” dedi anne.
- Ablama hiç kızmıyor musun ki
- Bence ona da kızmalısın anne





17 Mart 2016 Perşembe 0 comments

Günler

Kahvaltımı saat üçte tavuk dönerle yaptığım muhteşem düzenli bir hayat yaşıyorum. Yapılacaklar listemdeki maddelerin üzerini çiziyorum. İlginçtir, tüm düzensizliğine rağmen içime sinen şeyler oluyor. Şükür. Düğün hazırlıklarının hazırlığını yapıyorum, psikolojik olarak. Bugün gelinlikçinin kapısına kadar gidebildim. Utanıp dönmemi saymazsak bu da bir başarı sayılır. Belki önce ayakkabıyı almalıyım bilemiyorum. Bu bloğu yeni gelin bloğuna çevirmeyeceğim, korkmayın daha da devam etmiyorum, tıp.
23 Şubat 2016 Salı 0 comments

Tıpkıçekim

   Önem verdiğimiz birinin hakkımızdaki düşüncelerini umursamanın bir sınırı olmalı. Bu fikrim özel manada edebiyata dair, ama elbette herhangi bir sanatsal üretime veya davranışlara da genellenebilir.

   Yeryüzünde hayatta olduğumuz sürece en çok maruz kaldığımız kişi kendimizden başkası değil. Bunda hemfikirizdir. Ben henüz uyanır uyanmaz kendimle burun buruna geliyorum, gün boyunca kendimi oradan oraya taşıyorum. Ben ve kendim ayrımı lafta bir ayrım tabi, ruh ve bedenin ayrılığına gönderme yapmıyorum (bu konuda kafam biraz karışık). Lafı dağıtmayayım. Öğrenme psikolojisi terminolojisinde salt maruz bırakma etkisi diye bir kavram vardır. Bir şeye tekrar tekrar maruz kaldığımızda o şeye karşı olumlu duygularımızda artış olur. Mesela reklam panolarında sık sık gördüğümüz bir çikolatanın tadını daha önce görmediğimiz çikolatanın tadından daha lezzetli bulabiliriz. Böyle yapılmış birçok araştırma var. Sevmek gibi öznel bulduğumuz bir deneyimin maruz kalmak gibi basit bir mekanizması da olduğunu görmek üzücü, ama bunun hayatta kalmayı kolaylaştırıcı etkisini inkar edemeyiz. Yeni bir şeydense alışık olduklarımız daha risksizdir, gıda maddesi için düşünün, yeni gıda maddesi zehirli olabilir, ama sık sık yediğimiz gıdanın zehirli olmadığını biliriz. Konunun evrimsel tarafına daha fazla girmeyeceğim. Özetle salt maruz bırakma etkisi şunu der: Sık sık karşılaştığın birini giderek sevmeye başlayacaksın. 

   Bu arada tüm bunları anlatırkenki indirgemeciliğim bazılarınızı gıcık etmiş olabilir. Korkmayın, o kadar basit yaratıklar değiliz. Alandaki çoğu çalışma laboratuvar deneylerinden ibaret, gerçek hayatta daha birçok karıştırıcı değişken söz konusu. Her gün reklamını gördüğünüz bir çikolataya sırf reklamından dolayı gıcık olma özgürlüğünüzü elinizden almıyorum bunları söylerken. Ama maruz kaldığımız şeye karşı olumlu heyecansal tepkilerimizin artması gibi genel bir temayülümüz var. Anlaştık mı? Her gün kendime maruz kala kala kendimi seviyorum böylece. Şimdi bazılarınız çıkıp "ama narsistik çekirdek :(" filan diyecek, evet o da bakış açılarından biri. İnsanın kendini sevmesi gerekir, bu narsistik çekirdek herkeste bulunan bir yapıdır bla bla. Tüm bunları harmanlayabiliriz. Kendimizi sevmemiz gerekir + kendimize maruz kaldıkça kendimizi severiz. Tabi ki zaman zaman buhranlara girebilir, kendinizden nefret ettiğinizi hissedebilirsiniz. Bu özgürlüğünüzü de elinizden almıyorum. Ama gerçekçi olalım, bir insan kendinden nefret ederek uzun süre yaşamayaz. Sizi bu kadar aydınlattıktan sonra asıl mevzuya geleyim. İnsan kendini sevdiği için kendine benzeyenleri sever. Tüm karın ağrım buydu. 

   Önem verdiğimiz biri kendisine benzediğimiz ölçüde bizi beğenir. O kişinin hakkımızdaki düşüncelerine verdiğimiz ehemmiyetin bu yüzden sınırı olmalı. Buna aralarında hoca-çırak ilişkisi olan iki yazarın kitabını okurken ikna oldum. Öğrencisi hocasının yazdığı gibi yazmıştı, neredeyse aynı üslup, neredeyse aynı fikirler ve malesef benzer tatsızlık. Gözümüzden kaçabiliyor bu, sözkonusu kişi kendimiz olduğunda. Evet eşimin yazdıklarımı beğenmesini çok istiyorum. Evet o yüzden tüm yazdıklarımı ona okutuyorum. Evet yazdıklarımı beğendiğine ya da beğenmediğine dair bir tepki alıyorum. Ama kendi yazdıklarına benzedikçe yazdıklarımı daha çok beğendiğinin de farkındayım. Peki neden önemsediğimiz kişiye benzemeyelim ki? Cevabı biliyorsunuzdur da adettendir söyleyeyim. Onun basit bir kopyası olmamak için ya da şimdilerde moda olan bir ifadeyle siyah beyaz bir tıpkıçekime dönüşmemek için.   
14 Şubat 2016 Pazar 0 comments

Çöp

Karton benim ekmeğim. İnsan mecbur kalmasa bu işi yapmaz. Ya dileneceksin ya da ekmek paranı böyle kazanacaksın. Çok şükür karnımız doyuyor. İki kızım var, büyüğü ortaokulda, küçüğü daha bebek. Ben isterim ki güzel günler görsünler. Bizim gibi sefillik çekmesinler. Ben on üç yaşında geldim bu şehre. Köyümüz boşaltıldı. Ne yapacaksın. Büyük şehirdir dedik geldik. İşimiz, mesleğimiz bu. Karton olmasa karnını nasıl doyuracaksın. Pis iş diye burun büküyorlar. Çöplere giriyoruz mecbur. Ben de istemem çöplere girmeyi. İnsanın ne pasağı varsa ortada. Kim olursan ol, nereye geldiysen gel çöplerinle kendini ele verirsin, vallahi bak.

Kış çok zor geçer biliyor musun. Fakir fukara da doluşur çöpün başına, ne buldularsa yakarlar. Bize toplamaya kalmaz bir şey. Mecbur, bulduğun her poşeti açarsın. Hoş değildir gördüklerin ama napcan, evde kaç boğaz var. O zaman anlarsın insanın nelerden müteşekkil olduğunu. Poşeti açıp da baktın mı görürsün insanın içinin pisliğini. Bunlar güzel güzel giyinirler, her sabah tıraş olurlar biliyor musun, sinekkaydı; poşette tıraş bıçağını görürsün. Parfümler sıkarlar, bitmiş şişeleri çıkar poşetten. Sabun paketleri, diş iplikleri... Bakın ne kadar da temizim, ne kadar da dişimin arasındaki etleri temizledim diye sırıtarak yürürler. Bu yüzden çok kızarlar bize çöplerini karıştırdığımız için, dişlerinin arasındaki pisliği bildiğimiz için dehşete düşerler. Kadın boyanır çıkar sokağa. Kat kat. Karımı en çok da bu yüzden severim. Yüzünü okşadığımda elime maskesi bulaşmaz. Ama boyanan kadın ancak evinde kendi olur, ben pamuklarını bulurum. Kendini sevmez de aynayı yere çalar, ben parçalarını bulurum. Ne kavgalar döner evlerinin içinde. Ayıp dergiler, yırtılmış fotoğraflar, kırılmış çerçeveler, kartvizitler, aşk mektupları... Çöp anlatır mı kardeşim? Şakır şakır anlatır hem de. İnsanın hiç gizlisini saklısını bırakmaz. İtinayla sakladığı karanlıklarını ortaya döker. Bebek maması paketinin altına tıkıştırdığı bira şişesini, çocukların el işi kartonlarının arasındaki sigara küllerini, her şeyi anlatır. O gün ne yediler, kaç bardak çay içtiler, misafirlerine ne ikram ettiler bilirim. En çok da dostlarından saklarlar pisliklerini. Misafir gelmeden hemen çöpleri kapı dışarı ederler. Gelenler de aynı onlar gibidir. Kapıda kıkır kıkır gülüşürler. Hepsi mükemmel giyinmiş. Eskiyen çamaşırları çıkar halbuki çöplerden. Sararmış atletler, yırtılmış çoraplar... Çocukların günlükleri çıkar, sayfalar gözyaşlarıyla kabarmış. Mutsuzdur bunlar kardeşim. Sapına kadar hem de. Bak benim heybem dolsun o gün, nasıl mutlu dönerim evime. Kızım kapımı açar. Karım yemeğimi koyar. Tatlı tatlı laflarız. Elbette bizim de sıkıntılarımız var, elbette bizim de çöplerimiz var. Biz de insanız be kardeşim. Ama kendimiz karıştırırız, biliriz ve kabul ederiz kendi kirimizi. Temizmişiz gibi rol kesmeyiz. Terimiz üzerimizde kurur, biz buyuzdur. Parfüm şişeleri çıkmaz çöplerimizden.

Yaz oldu mu daha rahattır bu işler. Şişe şişe su içilir sıcak günlerde. Tüm poşetlere bakıp insanı deşmek zorunda kalmadığım için ben de rahatlarım. Alışveriş fişleri, sınav kitapları, alelade notlar alınmış kağıtlar gibi yüzeysel çöpleri toplamak yeter. Neredeyse unuturum insanın derinlerini. Çekirdek, kuruyemiş ve karpuz çöplerine kanıp mutlu olduklarını düşünürüm. Bana da iyi gelir böylesi bir ara. Mesele insanın çirkinliği olunca ben ve onlar ayrımını yapmak zor. İnsanı anlamak zor fikrine sarılırım ben de. Kış gelene kadar en azından. Kış gelene kadar tertemiz, mutlu insanların yanında ezilip büzülür, kendi ter kokumdan utanırım.




26 Ocak 2016 Salı 0 comments

Neden Hedeflerime Ulaşamıyorum Resimsiz Anlatım

  Geçen sene bilimsel buluşmalarımızın birinde birisi insanla alakalı ilginç bir şey söylemişti. Bunu araştırmadım, bana aktarıldığı ve benim hatırladığım şekliyle doğru mu bilmiyorum; ama aklıma yattı. İlerleyen zamanlarda enine konuna araştırıp yanlışım varsa usülünce tekzip yayınlarım. Hatırladığım kadarıyla şöyle, insan olarak biz nihayetinde biyolojik bir varlığız. Ve davranışlarımızın birçoğu ödül-ceza üzerinden şekilleniyor. Ödül dışarıdan verilen bir şeymiş gibi gelse de kulağa aslolan bedenin kendini ödüllendirmesi. Dopamini duymuşsunuzdur. Birçok işlevsel özelliği var, eyvallah. Amma ve lakin bu hormon aynı zamanda mutluluk veriyor (aslında direkt mutluluk vermiyor, teknik ayrıntılara çok girmeyeceğim mutlulukla ve hazla ilişkili olduğunu bilelim kâfi), hal böyleyken dopamin süper bir ödül olarak algılanıyor. Bu bağımlılıkların hepsinin dopaminle alakalı olduğu söylenir falan filan. Sigara içiyorsun - dopamin birikiyor - mutlu oluyorsun. Genel tablo kabaca bu.

  Bir hedefe ulaşıldığında, istenen bir şey yapıldığında da bu dopamin mereti salgılanıyor. Söz konusu olan yalnızca maddi hazlar değil yani. Başarmayı, dört sıfır sıfır ortalama yapmayı, sınıf birincisi olmayı bu yüzden çok seviyoruz; hemen dopaminle ödüllendiriliyoruz çünkü. Ve bu yüzden bir kere sınıf birincisi olmak yetmiyor, bir dönemlik dört ortalamaya kanmıyoruz; daha fazlasını istiyoruz, dopamin istiyoruz (yetkililere duyrulur). Diyelim ki kilo vermek istiyorsunuz. Kilo verince dopamin sırtınızı sıvazlayarak aferin koçum diyecek, iş arkadaşlarınız, akrabalarınız sizi övdükçe gelsin dopaminler. Bu arada ben bir dopamini biliyorum o yüzden her cümlede ikişer kere kullandım, tabi ki bu kadar basit değiliz işin içinde daha niceleri vardır. Vücudun kendini ödüllendirmesi diyelim. Sizler hedeflerinize ulaştıkça hem sosyal hem de biyokimyasal olarak ödüllendiriliyorsunuz. Psikobiyososyal diyorlar, havalı bir kelime di mi.

  İşte asıl tuhaf kısma geldim nihayet. Ve en şüphelendiğim kısım da burası. Yine de kendinizi tartıp biçip, etraftaki örneklere bakarak bu dediklerime katılabilirsiniz. Katılmayabilirsiniz de, elimde bir araştırma yok henüz, bunlar bana anlatılanlar (başta da belirttiğim gibi). İnsan beyninin bir falsosu mudur, bir cilvesi midir bilinmez bir şeyin beyinde temsilinin olması için dış dünyada somut olarak var olması zaruri değil. Bu ne demek. Dış gerçekliği sorgulayabiliriz evet, sonuçta her şey algılarımız kadar var ama konuyu buraya getirmeyeceğim. Fantom organı duymuşsunuzdur, fantom ismiyle olmasa da (havalı kelimeler kullanmaya devam ediyorum boşuna mı öğreniyoz), eli kesilen birinin elini hâlâ hissetmesi fantom organa örnek; hatta o elleri kaşınıyormuş, ağrıyormuş gibi hissedebiliyorlar. Gibi’yi empati yoksunluğundan kullandım, basbayağı kesilen elleri ağrıyor veya kaşınıyor; beyinde bu mümkün. Bunun yanı sıra bir şeyi başarmadan da başarmış gibi hissetmek de mümkün. Beyin gelecek zamanla geçmiş zaman kiplerinin ayırdını yapamayabiliyor. “Kilo verdim”le “Kilo vereceğim” cümleleri birbirine denk düşüyor. Ne demiştik, kilo vermek istiyordunuz, uğraşıp veriyordunuz ve hormonlar tarafından aferin alıyordunuz. Ama ben ne yaptım, her önüme gelene “kilo vereceğim, diyet yapıyorum” dedim ve ne oldu safinaz ödül sistemim kilo verdiğimi sanarak beni ödüllendirdi. Hatta arkadaşlarım da “ay ne güzel” filan dedi, övgüleri de kaptım. E ne olacak peki. Zaten ödülü almak için uğraşıyorduk daha kazanmadan ödülümüzü aldık daha da uğraşır mıyız Allahaşkına. Böyle böyle nice diyetler mundar oluyor arkadaşlar dikkatli olun. Sadece diyet konusunda olsa hava hoş, hayatımı düzene sokacağım, artık her gün otuz sayfa kitap okuyacağım, bu dönem her gün derslere gideceğim, sağlıklı besleneceğim, spor yapacağım, kendimi geliştireceğim... Bu cümleler ağzımızdan çıkar çıkmaz, bunları bir yere yazar yazmaz hepsinin büyüsünün kaçmasının nedeni bu işte. Bana diyette olduğunu söyleyen birine ilk tepkim “sus daha fazla konuşma ve bunu kimselere söyleme” oluyor. Beynimizin bize oynadığı bu hain oyunu el ele vererek durduralım arkadaşlar. Listeler yapmayın, sizi gazlamaları için hedeflerinizi etrafa yaymayın. Ha işin teselli edici tarafı liste yapmak, şu şu şu hedefim var demek başlı başına mutluluk veriyor (nedenini anlamadıysanız buraya kadar boşuna okumuşsunuz üzgünüm), aradığınız bu mutluluksa durmayın haykırın. AYA ÇIKACAĞIM! ZAMAN MAKİNESİNİ İCAT EDECEĞİM! DÜNYANIN HAKİMİ OLACAĞIM! (Üzgünüm bir iki layk için gerçek isteklerimi israf edemiyciğim)

Aslında bugün önümüzdeki günlerde hayatımı nasıl bir düzene sokmak istediğimi madde madde yazacaktım, ama kendimi durdurup yerine bunları yazdım; bazen bilmek de yetmiyor sayın okurlar 

not: anne kilo vermeye çalışmıyorum, en yaygın örnek o olduğu için kullandım

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;