16 Eylül 2015 Çarşamba 0 comments
Nişanlım Emre Ergin'in hikayelerinin yer aldığı bloğun tekrar açıldığını biliyor muydunuz? Peki o blogta 2010'dan beri yazılmış çeşit çeşit hikayeler olduğunu?

14 Eylül 2015 Pazartesi 0 comments

Deyimler - Bölüm 2

Daha önce şu yazımda aile içinde kullandığımız birkaç kalıp ifadeden bahsetmiştim. Bunlar neler ne anlamlara gelirler yazının ikinci bölümüyle anlatmaya devam ediyorum. 

TÖBEK

Küçük kardeşimin göbeğine koyduğumuz isim. Kardeşim bir aralar baya toparlaktı, bağımsızlığını ilan etmiş bir göbekle dolaşırdı. Töbek'i de ailemizden biri olarak gördük ve ona isim verdik. İlk kim kullandı hatırlamıyorum. Ama şu aralar pek kullanılmayan bir kelime olduğunu belirtmem gerek (niye gerek bilmiyorum).

PİLAV DA LAPA OLMUŞ
Emek verilerek yapılan bir hizmet karşılığında övgü alınamayınca söylenir. Bu cümleden sonra söz konusu hizmet yemekse ev halkının "ellerine sağlık, çok güzel olmuş" demesi beklenir. Elbette yalnızca yemek için kullanılmaz, farklı durumlara da uyarlanabilir. Evi sürüp de karşılığında teşekkür alamamışsanız pilav da lapa olmuş diyebilirsiniz.  

BU NE BE ŞEFTALİ DAHA GÜZEL
Herhangi bir yeniliğe karşı şaka yollu bir direnç göstermek ya da birinin direnciyle dalga geçmek istenildiğinde kullanılır. Bu cümlenin kökeni dedeme dayanır. Babamın Katar'dan getirdiği değişik meyvelerin tadına bakıyorduk, babaannemle dedem değişik meyveleri tatmadan önlerindeki şeftalilerin babamın getirdiklerinden daha güzel olduğunu söylediler. Evet bizim yanımızda cümlelerinize dikkat edin, aylarca ve hatta yıllarca dilimize pelesenk olabilir. 

SÜMÜKLÜ ÇOCUK 
Bunu uzun zamandır kullandığımız ve eşe dosta duyurup onları da bu kavrama aşina kıldığımız için sümüklü çocuk kalıbının kendi aramızda bir deyim olduğunu geç fark ettik. Günlük dilimizin oldukça büyük bir parçası. Nedir ne anlama gelir peki bu? İlk izleniminizdeki gibi burnunda sümüğü olan çocuk mudur kastedilen? Pek sayılmaz. Bu kalıp çocuklar için kullanılabilir, her çocuk az çok sümüklüdür, ama asıl muhatabı yetişkinlerdir. Bunu örnek vermeden anlatamayacağım sanırım. Mesela bir yetişkinin kelime oyunu yaparak karşıdakine laf yetiştirmesi sümüklü çocukluktur. Çocukken absürtlüğünün farkında olmadığımız tipik davranışlar ve sözlerdir bir insanı sümüklü çocuk yapan. Az önce kardeşime bana bir sümüklü çocukluk örneği versene dedim bana "aynaya baksana" dedi. Daha iyi bir örnek verilemez sanıyorum ki :) 

NABER LAN GİT VE CİPS AL
Aslında bu bir deyim sayılmaz. En küçük kardeşimin bir büyüğüne annemin telefonundan attığı mesaj bu. Annem cipse karşı olduğu için komik :( Canımız cips istediğinde birbirimize bu cümleyi kuruyoruz. 

FRANSIZ OLSANIZ SEVERSİNİZ
Ağız tadına hitap etmeyen yemekler için kullanılır. Bear Grylls'in Allah bilir ne yerken kurduğu bir cümleydi bu, kurbağa, kaplumbağa, bilmiyorum.  

MAYONEZE NE OLMUŞ
Sorumlusu olunan bir yaramazlığın farkında değilmiş gibi yapıldığı zamanlarda kullanılır. Örneğin ablanızın dolabını karıştırıp darmadağın ettiniz, ablanız dolabını görür görmez "mayoneze ne olmuş" diyebilirsiniz. Bu cümleyi kullanarak suçunuzu şaka yollu da olsa itiraf etmiş olursunuz, daha şirin görünürsünüz böylelikle azardan yırtma ihtimaliniz olur. Ya da başkasının suçunun farkında değilmiş gibi yaptığını fark ettiniz. "Mayoneze ne olmuş" diyerek suçlunun o olduğunu bildiğinizi göstermiş olursunuz. Nereden çıktı peki? Yaramaz bir çocuğun şu küçük paketli mayonezlerden birini iğneyle deldikten sonra bize gelip mayoneze ne olduğunu sormasıyla dilimize girdi

6 Eylül 2015 Pazar 0 comments

Canımı nasıl yakarsın

   Her şey başka türlü olabilir miydi? Kardeşimin katil olmasını engelleyecek en ufak bir değişiklik yapabilir miydim? Bilmiyorum. Onun hapse düşmesine ve ailecek ondan yüz çevirmemize neden olan olaylar örümceğin ağını örerken ince ince dokuması gibi özenle dokunmuş ve bu kaçınılmaz olanın gerçekleşmesine neden olmuş gibi geliyor bana. Annemi ve babamı suçlayamam. Onları benim de anne babam oldukları için suçlayamam. Ama en az benim kadar payları olmalı gibi geliyor olup bitende. Yine de hapisteki neden kardeşim de ben değilim, bilmiyorum. Anlayamadığım çok şey var ama sanırım anlamak istemediğim şeyler daha çok.

   Bir kasım sabahı kardeşim çıkıp geldi eve. Eşiyle kavga etmişlerdir diye düşündük. Arada olurdu kavgaları, kapıyı çarpıp çıkar, biraz orada burada sürter bize gelirdi. Aramızda sözsüz bir anlaşma vardı. Ne oldu diye sormazdık. Yemek yenecekse sofraya bir tabak daha koyar ve eski günlerdeki gibi sohbet ederdik. İlk geldiğinde burnundan soluyor olurdu bizimle olmak aklını dağıttığından olsa gerek konuştukça açılırdı. O sabah da öyle yaptık. Kahvaltı hazırlıyordum, bir yumurta daha kırdım tavaya. Nasılsın, ne yapıyorsun demeye kalmadan hışımla kalktı gitti. Annemle birbirimize bakakaldık. “Epey büyük bir kavga bu sefer herhalde, gözleri kıpkırmızıydı, alnındaki damarları gördün mü tıp tıp atıyordu” dedi annem. Ben de fark etmiştim ne kadar korkunç göründüğünü. Her zamankinden farklı olarak tedirginlik de vardı üzerinde. O günü düşündükçe hep yeni bir şeyler fark ediyorum. Mesela gözlüğünü takmamış olduğunu, sigara kokmadığını, her zaman oturduğu hasır koltuğa değil de kapıya yakın bir sandalyeye oturduğunu sonradan hatırladım. Gelmesiyle gitmesi arasındaki elli saniyede zaman donmuş da her şeyi elime alıp inceliyormuşum gibi kötü şeyler olduğuna dair halen onlarca işaret buluyorum. Ama gerçekten kötü şeyler olduğunu üç saat sonra polisin kapıya dayanmasıyla öğrendik. kardeşimin eşini bıçaklayarak öldürmesi televizyonda iki gün, gazetelerin üçüncü sayfalarında dört gün haber oldu. Annem “benim oğlum yapmaz öyle şey” diyerek uzunca süre inkar etti. Halbuki her şey açık ve seçik ortadaydı. Komşular boğuşma seslerini duymuşlardı, bıçakta kardeşimin parmak izleri vardı, hepsinin ötesinde kardeşim yaptığını itiraf etmişti. Savunmasında bir suçu olmadığını, eşinin onu çok kızdırdığını söylemişti. Muhtemelen öncekiler gibi ceviz kabuğunu doldurmayacak bir meseleydi. Ama kardeşim çok çabuk celallenir, olayı hemen gurur meselesi haline getirirdi. Birazcık da olsa yaptığını yumuşatmaya çalışmıyorum, lakin aklıma öyle işlenmiş ve ömrüm boyunca aynı şekilde düşünedurmuşum ki, kişinin yaptığı bir eylemin tamamen kendi sorumluluğu olduğuna inanamakta hala güçlük çekiyorum. İçimde bir ses rahmetli eşi onu bu kadar kızdırmasaydı bunlar olmazdı diyecek oluyor. O sesi susturmak ne kadar da zor. Ama biliyorum, kızdırmasaydı da bunlar olacaktı. Sırf ölümle cezalandırıldığı için suçlu o olacak değil. Özellikle yargı mercii kardeşimse.

   Kardeşim mahkemeye ellerinde kelepçeler ve pişmanlığın esamesi okunmayan gözlerle çıkarıldığında ikna oldu annem oğlunun suçlu olduğuna. Yine de hala “Hiç öyle bir çocuk değildi, hiç böyle bir insan değildi, nasıl yapar” gibi cevabını dinlemeyeceği sorular sormaya devam ediyor. Ben biliyorum ki evet, böyle bir çocuktu, evet böyle bir insandı. Nasıl ki bizim evde bulunduğu o elli saniye boyunca ters giden şeyleri o an değil ama sonrasında fark ettim, çocukken fark etmediğim çoğu şey de şu an dikkatimi çekiyor.

   İkimiz de çok küçüktük, o dört beş yaşlarında, ben beş altı olsa gerek. Ağlayarak masanın ayağına tekmeler attığını, canının acısı arttığı için daha çok ağladığını ve bunu birkaç kere tekrarladığını hatırlıyorum. Bu hareketi annem biz bir yerlere takılıp düştüğümüzde ağlamamızı engellemek için yapardı. O, bizi inciten eşyaya vurdukça acımızı unuturduk sanki ve intikam almanın o pek de masum olmayan hissiyle tatmin olurduk. Belli ki kardeşim o an intikamını kendi almaya karar vermiş cama toslayıp duran bir sinek gibi masanın ayağına tekmeler savurmuştu. Eminim ki o an kafasının içinde annemin “pis masa benim oğlumun canını nasıl yakarsın” deyişi vardı.

   İlkokula başladığında ablası olduğum için öğretmeni velisi olarak beni görür, herhangi bir sıkıntı olduğunda direkt beni çağırtırdı. Aşı gününde öğretmeni tarafından çağrılmama, kardeşimin kolunu tutarken elimi ısırmasına, kendisine iğne yapan hemşireye tükürmesine de hiç şaşırmamıştım. İleriki yıllardaysa öğretmenlerini ve bana şikayete gelen sınıf arkadaşlarını savuşturmak için kardeşimin haşarılıklarına kayıtsızlaşmayı seçtim. Kardeşimin cinayetindeki payımın da bu olduğunu düşünüyorum ve vicdan azabı duymaktan kendimi kurtaramıyorum. Bir akşam yemeğinde kardeşimin sınıf arkadaşlarını dövdüğünü babama söyleseydim, o da bir çaresine baksaydı keşke. Tabi ki içten içe babama söylemenin de bir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorum. En azından bu sorumluluğu kendi omzumdan defetmiş olurdum.

   Babamla kardeşimin arası hiçbir zaman çok iyi olmadı. Ergenliğe girdiği zamanlarda bir hükmetme yarışına girmişlerdi. Sofrada cebinden sigarasını çıkarır babamın gözüne baka baka içerdi. Babam da onun damarına basar “yolunmuş tavuk gibi görünüyor bıyık bırakmaya çalışma, olmuyor” gibi laflar ederdi. Kardeşim sinirinden kudururdu. Kapılar çarpılır, hakaretler gırla giderdi. Annem panikle babama sakin olması için telkinlerde bulunurdu. Babam kardeşimin öfkesiyle gizliden gizliye neşeleniyor ve bıyık altından gülüyor gibi gelirdi bana.

   Suçu anne babama yığıp da kardeşimi kader mağduru olarak görmek değil niyetim. Başta da dediğim gibi onlar benim de anne babam, bu yüzden onları suçlayamam. Kardeşimin cinayetinde kendimi de sorumlu görsem bile elbette sorumlu değilim. Annem de babam da bizi doğru düzgün yetiştirmek için canını dişine taktı. Onları töhmet altında bırakmadan, kendimi de suçlamadan bunun yalnızca ve yalnızca kardeşimin hatası olduğuna inanmak için ne yapabilirim bilmiyorum.  
----
not: hiçbir ek zorluk kullanmadım
alakasız not: öyküyü daktilo tuş sesiyle yazdım epey havaya sokuyor :D şurada bedava uygulaması var 

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;