23 Ağustos 2015 Pazar 0 comments

Felsefe Taşı



Bir zamanlar bir plazanın kırk ikinci katında mesleği telefonları açıp hattın diğer ucundaki insanlar ne kadar kaba olurlarsa olsun onlara kibar cevaplar vermek olan Nihat adlı bir adam çalışıyordu. İşini sevmediği gibi yaşadığı ülkeyi ve o ülkenin insanlarını da sevmiyordu. Bir tanecik anacığı ve babası vardı. Koca adam olmasına rağmen hâlâ onlarla yaşıyor olmaktan mahcubiyet duyardı. Ama ne zaman ayrı ev mevzusunu açacak olsa aklına annesinin nefis yemekleri gelirdi. Boğazından sıcak aş geçtiği, faturaları babasının ödediği bu evde tek çocuk olarak yaşamaktan gayet memnun olduğunu fark ederdi. Ama babası şimdiden bilinmeyen gelecekteki torunları için endişelenmeye başlamıştı. Oğlunun biraz daha sorumluluk sahibi olmasını istiyordu. Ayrı eve çıkması için akşam yemeklerinde azar azar imalarda bulunuyordu. Nihat babasının mesajını gayet net alıyordu ya rahatını bozmak da istemiyordu. Ama kayıtsızlığını koruyamadı daha fazla. O akşamki iğnelemeler başlamadan önce yemekte ayrı eve çıkmayı düşündüğünü söyledi. Annesi hiç hesapta yokken Nihat’ın bu düşüncesine hararetle karşı çıktı. Oğlu gittiğinde yalnız kalacağını düşünüyordu. O güne kadar hayatı boyunca beraber olacaklarını düşünüyordu, kafasında başka bir ihtimal yoktu. Bu fikre alışma sürecindeyken komşuları aklına karpuz kabuğu düşürdü: Hala şansınız varken bir çocuk daha yapsanıza, evinize neşe gelir biz de bebek severiz.


Her gün birilerinin öldürüldüğü, kadınların tecavüze uğradığı, akla gelmeyecek pis şeylerle dolu bu dünyaya bir kız kardeşinin geleceğini öğrendiğinde oturup ağladı Nihat. İş yerinde telefonun karşısındaki insanlar gün geçtikçe kabalaşıyor, tanımadıkları bir insanın annesine küfürler savurmakta hiçbir beis görmüyorlardı. Haberler giderek kötüleşiyor, gazetelerin ölülere ayrılan sütunları ölülerle beslene beslene genişliyordu. Kardeşinin geleceğine endişelendiği için tüm kötülükler Nihat’ın gözüne daha hızlı, daha keskin ve daha belirgin şekilde görünüyordu. Yolunun üzerine kötü yola düşmüş kadınlar çıkıyor, gözlerinin önünde kapkaçlar cereyan ediyor, sokağın ortasında eşlerini döven adamlarla karşılaşıyordu. Kafasını başka konulara yöneltebilmek için yere bakarak yürümeye, televizyon izlemeyip gazetelere bakış bile atmamaya başladı Nihat. Onların yerine işi bırakıp kitaplara sardı.


Bir gün kütüphanede her zamanki raflara bakarken daha önce görmediği bir kitap gördü. Simya hakkındaki eski bir el yazmasının üzerine yakın zamanda yazılmış bir kitaptı. Tek lokmada bitirdi kitabı. Ardı sıra simya hakkındaki tüm kitapları okumaya başladı. O büyülü dünyaya girince Nihat’ın kafasında şimşekler çakmıştı. Ölümsüzlük ve sonsuz hayat sağlayacak felsefe taşı bir bebeğin büyümesini de engelleyebilirdi. Kız kardeşi hayatı boyunca masumcacık bir bebek olarak kalır, kendini onu tüm kötülüklerden korumaya adayabilirdi.

Bu sebeple harıl gürül okumaya bir yandan da civa, sülfür, kehribar, abanoz gibi işine yarayabilecek maddeleri edinmeye çalışıyordu. Tabi ki felsefe taşının belirli bir tarifi yoktu. Kadim bilgeler felsefe taşının herkesin baktığı ama çok az kişinin gördüğü bir şey olduğunu söylüyor, kimisi de onun mecazi bir anlatım olduğunu altındaki ruhani imgeleri anlamanın gerekli olduğunu yazıyordu. Ama Nihat kardeşinin doğmasına aylar kalmışken simyayı bir amaç değil araç, kendini de  yalnızca malzemeleri karıştırarak felsefe taşını elde edebilecek bir aşçı gibi görüyordu. Kapısını sımsıkı kilitlediği odasında kimyadan yalnızca amaç yönünde ayrılan çalışmalar yapıyordu. Annesininse karnı burnuna gelmek üzereydi. Komşulara uyarak hamile kalmaktan çoktan pişman olmuştu, üstüne oğlunun delirişini izliyordu.  
Sonra şöyle oldu, bebek erken doğdu. Çiçek gibi bir kızcağızdı, adını Çiçek koydular. Pek sağlıklı olduğu söylenemezdi. Gözlerinden biri işlevsizdi. Doktorlar büyüyünce anlaşılır başka neleri olduğu gibi şeyler söylediler, pek umutlu değillerdi. Yoğun bakıma girmesi gerekti birkaç kere. Anne ve babası umudunu kesmedi hiç. Çiçek de anlamış olmalı hayata tutunmaya devam etti. Alabildiğine kırılgan. Nihat da çalışmalarını bitirdi Çiçek iki yaşına geldiğinde. Annesinin bakmadığı bir aralıkta kardeşinin ağzına tıktı felsefe taşını. Çiçek o günden sonra on yıl daha yaşadı ama iki yaşından ileriye gidemedi. Doktorların öngördüğü büyüdükçe anlaşılacak sorunlardan biri bu muydu bilinmez ama Çiçek’in ne boyu uzadı, ne yüz şekli değişti, ne aklı gelişti, ne doğru düzgün yürüyebildi, ne de doğru düzgün konuşabildi. Nihat başarması durumunda neler olabileceğini hiç hesaba katmamıştı. Annesi yaşlanıyordu, babası yaşlanıyordu ama bebek bir yaş bile yaşlanmıyordu. Kendini sorumlu gördüğü için bebekle ilgilenmeye çalışıyordu ama bir ömür boyu her alışverişinde bebek bezi alması gerektiğini düşündükçe tüyleri diken diken oluyordu.
En sonunda Çiçek öldü. On iki yıl yaşamış, iki yaşına kadar gelebilmişti. Felsefe taşını bulamadığını kardeşi ölünce anladı Nihat. Hatta kardeşinin hastalığının bilimsel bir ismi de vardı ama bunu hiçbir zaman öğrenmek istemedi. Yine bir gökdelenin bu sefer on beşinci katında bir iş buldu. Ayrı eve çıktı. Anne babası öldü. O da yaşlanıp ölmeyi bekliyor.

-----
Not: Üçüncü kısıt uygulanmıştır. alistirma.tumblr.com
16 Ağustos 2015 Pazar 0 comments

Patırtı



Adamın bir çocuğu, çocuğun bir babası vardır. Geceleri büyük bir iş yerinde güvenlik görevlisi olarak çalışır. Belinde silahı ve sopası vardır. Çocuğun yaramazlıklarına sinirlendiğinde elini götürdüğü yerde asılı dururlar. Sabahları eve erkenden gelir ve hemen yatar. Eve geldiğinde çocuk televizyon izliyor, annesi de uyuyor olabilir. Babası kıyafetlerini çıkartıp da pijamalarını giymeden önce silahını ve sopasını yatak odasındaki şifonyere koyar. Çocuk kapının aralığından dokunması kesinlikle yasak olan eşyalara bakar. Eğer annesi uyuyor olur da babası da uykuya hızlıca dalmışsa gizlice içeriye girer ve silahı eline alır. Onu aheste aheste babasına doğrultur. Ağırbaşlı bir korku duyduğu bu aletin içinden çıkacak bir kurşunun babasına isabet ettiğini ve kulağından aşağı kanlar aktığını hayal eder. Bu hayalinden veyahut bu hayalin hoşuna gitmesinden suçluluk duyar. Silahı aldığı yere koyarak annesinin kollarına atlar. Onu uyandırmak için fısıltıyla “anne acıktım” filan der. Babasının uykusunun en hafif zamanlarıdır, uyanırsa öfkeyle azar çeker. Uyanmazsa annesiyle baş başa yapacakları kahvaltı can sıkıntısı olmadan geçer. Babasının yatağında ölü bir şekilde yattığını düşünür annesinin hazırladığı reçelli ekmekleri yerken. “Beni hâlâ seviyor musun” der annesine, babasını gerçekten öldürmediğini unutup. “Tabi ki” der annesi, çocuğun bu soruyu sık sık sormasının sebebini kendisinde arayarak. Sevgisini gösteremediğini düşünür ve oğlunun yanağına kocaman bir öpücük kondurur. “Sen benim her şeyimsin” der oğluna. “Her şeyin mi” der çocuk, kafası karışmıştır. “Her şeyim.” Çocuk bu cevabı alınca babasının öldüğüne iyice emin olur. Gururlanarak annesine bakar. “Peki işe gidecek miyim” diye sorar. Öyle ya babası her gün işe gitmektedir. Annesi oğlunun neyi kastettiğini anlamadan “büyüyüp kocaman adam olunca gideceksin tabi” der. Çocuk büyüyüp de kocaman adam olmaya daha çok vakti olduğunu düşünerek sevinir. Böylece oyuncaklarıyla oynamaya ve çizgi film izlemeye devam edebilecektir. Kahvaltısını bitirince hemen oyuncaklarına koşar. Babasını gönül rahatlığıyla unutmuştur artık. Oyuncak askerlerini savaştırır, arabalarını yarıştırır. Annesinin ara sıra yanına gelip şşşlamalarına anlam veremez. Ta ki babası elinde silahıyla kapıda belirene kadar. Annesi feryat figan eder, el kadar çocuğu nasıl tehdit ediyorsun gibi şeyler söyler ama tüm kelimeleri birbirinin içine geçmiştir, anlaşılmaz. “Uyurken bu evde ses çıkmayacak demiyor muyum ben” diye gürler baba, annesine bulaşıkları yerleştirirken de dediği gibi. Sus pus olur çocuk. Gözünü silahın namlusundan ayırmaz. Babasının hâlâ canlı olmasından dolayı duyduğu hayal kırıklığı gözlerinde yaş olarak zuhur eder. Baba yatağına dönünce annesi oğluna sımsıkı sarılır. “Baban sana asla zarar vermez korkma tamam mı” gibi kendi de inanmakta güçlük çektiği tesellilere kalkışınca çocuk omzunu silkeleyerek annesini kendinden uzaklaştırır. Televizyonun sesini kısarak akşama kadar çizgi film izler. Maalesef ki akşam yemeği birlikte yenmektedir. Yontulmamış bir iştahla yemeğe girişen babasına bakmak bile çocuğun iştahını kaçırır. Kuş kadar yiyip kalkar sofradan. Yemekten sonra bir an önce babasının hazırlanıp da evden çıkmasını bekler. İçi kıpır kıpır olur kapanan kapının sesini duyunca. Yatak odasına koşar ve babasının yerine yatar. Hemencecik de uykuya dalar. Annesinin üstünü örtüşünü ve yanına kıvrılışını bilinçli olmayan bir mutlulukla karşılar. Babası daha beş altı saat boyunca ölü olacaktır.  

-----
Not: Yalnızca birinci ek kısıt uygulanmıştır veyahut uygulanmaya çalışılmıştır. alistirma.tumblr.com 
2 Ağustos 2015 Pazar 0 comments

Kaisa

Merhabalar bu öyküyü okumadan önce ya da okuduktan sonra muhtemelen bir sonraki Post Öykü sayısında yayınlanacak olan nişanlım Emre Ergin'in Jazemin ve Nasab isimli öyküsünü okursanız daha güzel olur çünkü atmosferini çaldım.
---
   Adım Kaisa. Beni daha önce duyduğunuzu sanmıyorum. Varlığımı duyurmayı beceremediğim bir hayatım oldu. İlk doğduğumda beni özürlü sanmışlar. Hiç ağlamamış ve gözlerimi haftalarca açmamışım. Ağlamayan bir bebek doğurduğunu gören annem bunun uğursuzluk getireceğini düşünmüş ve günlerce benim yerime ağlamaktan bitap düşmüş. Ha öldü ha ölecek diyerek gözlerimi açana kadar da ismimi koymamışlar.
   Babamın evliliğim dışında benimle gurur duyduğu en ufak bir şey olmadı. Aklı fikri ablam ve kız kardeşimde olmuştu hep. Annem okuması yazması olmayan bir köylüydü. Üç kollu bir genibozuk, aynen benim gibi. Onun üçüncü kolu hiç hareket etmezdi, fazlalık olan kolunu giysilerinin altından karnına sıkıca bağlardı. Uzaktan bakınca iki kolluymuş gibi görünürdü, hep o uzaktan göründüğü gibi olmasını dilerdim. Ama insan hızlı öğreniyor, bu konuda tek kelime etmemem gerektiğini daha küçükken öğrenmiştim. Aile içinde itilip kakılmamın sebebinin bebekken geç ağlamam ya da gözlerimi açmaktaki inadım olmadığını anlayabiliyordum. Ailede hepimiz üç kolluyduk ama beni itip kakmalarının sebebi bir elimde altı parmak olması, ablamın ve kardeşimin ellerininse kusursuz olmasıydı. Hatta ablam yalnızca yemek yemek için de olsa üçüncü elini de kullanabiliyor olmasıyla tuhaf bir şekilde gurur duyardı. Ablam ve kardeşimin rahatça yatabildikleri divanları vardı, halbuki Kaisa’nın bünyesi sağlamdır diyerek beni yere yatırırlardı. Evde sürekli ablamın güzelliğinden bahsedilir, yüzünün kırmızılığının geçmemesi için önüne yemekler yığılırdı. Bana yiyecek bir şey kalmadığında da Kaisa’nın bünyesi kaya gibidir derlerdi. Ablam ve kardeşim semirdikçe semirdiler. Bizim köyde kilo aldıkça güzelleşilir bu yüzden kabiledeki tek iki kollu erkek benimle evlenmek isteyince herkes çok şaşırdı. İnsanların aşağılayıcı bakışlarına haset de eklendi. Yaşıtım kızlar yolumun üzerine çıkıp Zarha’yla evlenirseniz çocuklarınız dört kollu olsun diyerek lanetler savuruyordu. Bebekken gözlerimi dünyaya kapadığım gibi tüm lanetlere ve beddualara kapamıştım algılarımı. Evdeyse birden değerim artmıştı, arada ablamın divanına yatırıyorlardı, en güzel peynirleri önüme seriyorlardı. Babam da başlarına kalacağını düşündüğü kızını köyün en seçkin adamına vermiş olmasının sevincini yaşıyordu. Ama düğünüme gelme gereği bile duymadı. Haftalar sonra çığırtkanın çağrısı üzerine köy meydanına koşturduğumda beş ayaklı bir atın üzerinde babamı iki kollu görünce anladım nedenini. Altıncı parmağımla ona ne kadar eziyet etmiş olduğumu da o an anladım. Anlatmaktan sıkılmadığı gençlik maceralarındaki prenseslerin, değerli taşların isimlerini neden bana değil de ablam ve kardeşime koyduğunu da o an anladım.
---
alistirma.tumblr.com
Posted via Blogaway

Posted via Blogaway

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;