28 Haziran 2015 Pazar 0 comments

Korsan

   Oradan oraya savruluyoruz rüzgâr şiddetini arttırdıkça. Yelkenlerle boğuşuyoruz. Saçlarımız gemimizin kaybolan bayrağı yerine dalgalanıyor. Tahta bacağım ve kanca elime rağmen güvertede koşturup mürettabata emirler yağdırıyorum. Karşıdan bir savaş gemisinin geldiğini söylüyor direğin üstündeki gözlemci. Topları ve kılıçları derhal hazır etmelerini söylüyorum. Hepsi hay hay kaptan diyerek yerlerine koşturuyor. Şiddetli bir dalga vuruyor gemiyi, içleri içme suyu dolu fıçılar ayaklarımızın altında yuvarlanıp denize düşüyor. Bu çatışmayı kazanmazsak öldük sayılır. Karşıda görünen gemi bizimkinin iki üç katı boyunda. Sıra sıra dizilmiş toplardan gelen barut kokusu denizin kokusunu bastırıyor. Hazır ol ve ateş! Gemiler birbirine yaklaşırken toplar atılıyor.

— Allahu ekber allahu ekber

   Zafer bizim olacak. Attığımız toplar ciddi hasarlara neden oluyor. Karşı gemiyi yağmalamak üzere oraya koşturuyoruz. Elimizde kılıçlar, önümüze geleni kesiyoruz. Bizim için en önemlisi içme suyu, fıçılara davranıyoruz hemen. Sonra erzak deposuna dalıyoruz. Bir çuval hurmayı ve pideyi kendi gemimize alıyoruz. Dalgalar yavaşlıyor etrafı derin bir sessizlik kaplıyor. Zaferimizin tadını çıkararak yemeklerimizi yiyoruz.

— Bu akşam teravih namazına gelecek misin kuzum? Bak Sirkeci garına da götürürüm seni o kara treni görmek istemez misin ha?

   Dünyanın tek tren korsanı benim. Ve dünyanın tek tren gemisi bana ait. Simsiyah ve yüzlerce vagonu var tren gemimin. Altında tekerler yok ama rayların üzerinde gidebiliyor. Ve denizdeki tüm gemilerden daha hızlı. Tüm gemileri yağmaladıktan sonra sıra trenlere gelecek.

— Bana macun da alacak mısın?

---------------
Not: Ek zorluklardan birincisini kullandım. 8 kelimeden 4'ü: Hurma, pide, teravih, namaz
Siz de bu alıştırmalara katılmak isterseniz http://alistirma.tumblr.com adresine bir göz atın.



21 Haziran 2015 Pazar 0 comments

Yumak




  Kapalı alan korkum vardı. Açık alan ve diğer korkularım gibi. Eksik kalmasın hiçbiri. Dışarı tek başıma çıkamıyordum, içeride de başkalarıyla duramıyordum. Dışarıdaki tehlikeler hiç de az değildi. İnsanlar hapşırıyor, tüm hastalıklarını, cerahatlerini duvarlara ve kaldırımlara bulaştırıyorlardı. Tanımadıkları insanlarla koyun koyuna yürümekte beis görmüyorlar, başkalarının ayak uçlarına virüslü balgamlarını bulaştırıyorlardı. İçerideyse farklı tehlikeler vardı. Duvarlar daralarak her yerimi sarıyordu. Ben iki duvar arasında bir böcek gibi ezileceğimi düşünüyordum. Başımı omuzlarımla birlikte bir şeyler eziyor, ölmüşüm de üzerime toprak atılıyormuş gibiydi, nefessiz kalıyordum.

   Ateş de yakamazdım korkumdan, ateşin iştahı beni korkuturdu. En basitinden bir çakmak bile beni küle dönüştürmek için yanıp tutuşuyor gibi görünürdü. Gürül gürül yanan ocak bana dehşet verirdi. Yemek yapmayı filan toptan bırakmıştım ama başkasının yaptığı yemeği yerken bile eti ve sebzeyi halden hale sokan ateşi düşünmekten iştahım kesilirdi. Ama tüm bu korkularım birdenbire hasıl olmadı hatta o kadar yavaş oldular ki fark edilmesi çok uzun sürdü. Hiçbirinin bir başlangıç noktası yok. Çocukken de dışarı çıkmayı pek sevmezdim. Birkaç kere mahalleden çocuklarla bilye oynadığımızı hatırlıyorum. Akşam ezanıyla evde olunması gerekiyordu, tatillerde babam için bile bu kural geçerliydi. Kırk yılın başında çıkıyor olmama rağmen bir keresinde ezanı kaçırmıştım. O akşam annem yemek yememe müsaade etmemiş, beni sabaha kadar kilerde kilitli tutmuştu, o zaman da kapalı yerlerden pek hoşlanmıyordum ki annem bunu bir ceza olarak reva görmüş. Annem biraz tuhaftı ama başka türlüsünü bilmeyince tuhaf gelmiyordu bana. Oturma odasının kapısı her daim kilitliydi. Anahtar deliğinden baktığımda çöp yığınlarını görüp oraya çöp oda ismini takmıştım. Yıllar sonra teyzem çöp odayı görünce annemi zorla kolundan çekip doktora götürmüştü. O zaman anlamıştım çöp odanın ve annemin tuhaf olduğunu ama geç olmuştu sanırım, bir yıllık evliydim.

   Eşimle ilk birkaç ay çok iyiydik. Sonra eskisi gibi ahbaplarıyla alemler yapası tuttu. Geceleri içkili gelir oldu. Bazı geceler hiç gelmedi. Bir güruh serseriyi bana tercih etmesi yeteri kadar kötüydü ama onu bekleyerek geçirdiğim koca bir gecenin sonunda yorgana sarılarak uyumak mı daha kötüydü, geceleri alkollü soluğunu ensemde duyarak uyumak mı bilmiyorum. Hır gür çıkartmadım ama içimde korkularım gibi küçük küçük büyüyen bir nefret yumağı oluşuyordu. Bir gün gece yatmadan önce gece lambasını kapatmadan uyusam da olur diyordum, diğer gün odanın ışığı da açık kalırsa iyi olur diyordum. Sonunda tüm odaların ışıklarını yakmadan uyuyamaz oldum. Önce eşimin geç gelmelerinden nefret ediyordum, sonra eşimden nefret ettim sonunda nefretim onu aştı ve eşyalarına sıçradı. Tıraş setinden, pantolonlarından, elini değdirdiği gazetelerden nefret etmeye başladım. Kullandığı tabakları ve bardakları kullanmamaya gayret ediyordum. Dokunduğu her şey iğrenç bir tabakayla sarılmış gibi hissediyordum, gömleklerini ütüledikten sonra ellerimi deterjanla ovalıyordum. Tiksintim gömleklere dokunamaz düzeye geldiğinde ütü yapmaktan vazgeçtim. Başta esti kükredi ama sonra kendi ütülerini kendi yapmaya razı oldu. Ellerime poşet geçirerek makineyi boşaltmama şahit olduktan sonra çamaşırları yıkamayı da kendisi teklif etti. Muhtemelen yaptıkları yüzünden içten içe vicdan azabı duyuyor, o zamanki halimden tamamen kendini sorumlu tutuyordu.

   Her yere yayılmış çakmakları ve sigara paketleri beni onlardan da tiksindiriyordu. Kahvaltıda istisnasız yaktığı sigarasının ucundaki kıvılcımdan da nefret ediyordum. Böylece nefretimle korkum karışmış oluyordu ve giderek büyüyorlardı. Yemekleri dışarıdan yemeye başladık, para yetişmeyeceğini anlayınca görevi eşim devraldı. Durumum ağırlaştıkça beni yalnız bırakmamaya daha çok gayret gösterdi. Çabasını gördükçe olanca nefretime ara verip ona acıdığım bile oluyordu ama hemen dışarıdaki ve içerideki tehditlere dikkat kesilmeye devam ediyordum.

   Yemek de yiyemez olunca epey kilo verdim. O zaman annemin akıbetine uğradım ve eşim bu işin kendisini aştığını anlayıp beni hastaneye yatırdı. Hiç duymadığım korkularla sarsılıyordum dışarı çıktığımızda. İğrençlik tüm insanlara bulaşmış, olanca çirkinlikleriyle sırıtarak yürüyorlardı. Hastanenin beyaz koridorları küflü bezler gibi kokuyor bu koku bile göğsümde tarifi imkansız bir acıya neden oluyordu. Asansöre binmenin imkansızlığını içeriyi görür görmez anlamıştım. Daracık bir kutuydu, beş altı kişi sıkış sıkış duvarların suyumuzu çıkartmasını bekleyecektik. Sadece içinde olmayı düşünmek bile fenalık geçirmeme neden oldu. Ellerinde şırıngalarla hemşireler gelip bana sakinleştirici vermek zorunda kaldı.


   Beni küçük bir odaya yerleştirdiler. Eşim akşama kadar yanımda kaldı. Akşam olunca yarın yine geleceğim diyerek odadan çıktı. İlaçların etkisi yüzünden doğru düzgün hareket edemiyor, konuşamıyordum. Ama o korku ve nefret karışımı hissin yoğunluğunda hiçbir azalma yoktu. Kapı kapanırken arkasından nefretle baktım.

----------------
Not: Ek zorluklardan yalnızca birini uyguladım
Bu haftayla ilgili bilgiler ve diğer hikayeler: gurbilra
Bu alıştırmaların ne olduğuyla ve nasıl katılındığıyla ilgili bilgiler: alistirma.tumblr.com 
13 Haziran 2015 Cumartesi 0 comments

Fiskos

   Yaşlı başlı adamdı Nazım Efendi ya hepimiz duyunca çok şaşırdık mükerrer evliliğini duyunca. Yarısı yaşında bir hanımla nikah kıymış. Safiye Abla da hiç umursamıyormuş gibi yapıyor ama nisa suresinin mealini okurken gözlerinin yaşardığını gördüm. Napsın o da kolay mı, altlı üstlü oturuyorlar bir de. Henüz çağırmadık o kadını günlerimize, pek burnu havada. Yeşim’miş adı, adı batasıca. Biz bilmiyorduk da ne kirli çıkıymış şu Nazım Efendi, parası olmasa o Yeşim şırfıntısı ona bakar mıydı hiç. Akbabalar gibi etrafında dolanıyor adam öldü mü leşinin üzerine atlayacak tabi. Ben görmedim de bir arkadaş görmüş, koluna her gün ayrı marka çanta takıştırıp o mağaza senin bu mağaza benim dolanıyormuş. Yemekleri de Safiye abla yapıyormuş, birlikte yiyorlarmış. İlginç vallahi. Olan Safiye ablaya oldu, gariban altmış yaşına gelmiş hala temizlik bulaşık. Ne bileyim yaşlı da kadın, yaşlanınca akıl da eskisi gibi olmuyor bir de bu olaylar üzerine iyice aklı gitti. Geçen ocakta yemek unutup karşı komşusuna gitmiş, bir çığlık koptu ki apartman boşluğundan nasıl. Neredeyse yangın çıkıyormuş, her yer duman altı olmuş. Çocukları da babalarının bu gönül macerasından ölesiye utanıyor olmalı, hepsinin kendi çocukları var. Duyduğuma göre babalarıyla konuşmuyorlarmış. Gerçi bilemiyorum geçen hafta Safiye ablanın evinden çıkarken gördüm büyük kızını. Herkes yavaş yavaş alışıyor herhalde ama hâlâ aklım almıyor Safiye abla nasıl öylece kabullenebiliyor.  

   Onun olayı üzerine apartmandaki herkes kocalarından şüphelenir oldu. Ama ben biliyorum ki benimki asla öyle bir şey yapmaz. Benden de korkar ki nasıl hem de. Geçen eve daha girer girmez iş yerinde bir kadının oda parfümü sıkar gibi ortalığa kendi parfümünü sıktığını söyledi, ceketinden kokusunu alıp da işkillenmeyeyim diye. Gözü de benden, çocuklarından ve işinden başka bir şey görmez, tüm gün çalışıp didiniyor vakti mi var hovardalığa. Öpüp de başa konulur vallahi böylesi. Nazım Efendi'nin Safiye ablaya yaptığı gibi üzerime gül koklamak aklının ucundan geçmez. 
   Ah ah. Nazım Efendi'ye bak sen, kadını alıp bir de evinin üst katına oturtmuş. 



---------
Bu yazdıklarım da neyin nesi cevabı linkte
7 Haziran 2015 Pazar 0 comments

Ne Yapıyorum

Pek bir şey değil. Ders çalışmak için kafamı hazırlıyorum. Sınavları abartıyorum. Mükemmelliyetçiliğimden dolayı da bir sınavdan yirmi beş alıyorum. 
Araştırmamızı da bitirdik. Merak edenler için buraya ekleyeyim. Eğer kavramlar fazla can sıkıcı gelirse özetle subliminaller hafızayı etkiler mi, bunu araştırdık, tabi ki bu kadar genelleyemem çünkü hafızanın da subliminalin de tek bir türünü kullandık filan. Bilimle uğraştığını sanmak güzel. Makalenin linki.
6 Haziran 2015 Cumartesi 0 comments

Alternatif

   Sabah kalkar kalkmaz tıraş oldu. Eşi kahvaltıyı hazırlamıştı bile. Çocuklar masanın iki köşesine oturmuş, birbirlerine kızgın kızgın bakıyorlardı. Ahmet sofraya oturdu, eşi de çayını doldurdu. Muhabbetle baktı Ahmet Esma’ya. Esma da sezdi hemen etrafını çepeçevre saran sevgi çeperini. Dünyanın en güzel kadını gibi görünmesini sağlayan tebessümünü giyindi. Çocuklardan biri diğerine çikolatayı uzattı, kırgınlıkları dinmiş gibi görünüyordu artık.

   Kütüphaneye girmesi için üç ayrı yerden izin alması gerekmişti Elif’in. Öğrenci işleri onu sekreterliğe, sekreterlik de profesörlerden birine yönlendirmişti. Hepsi de kütüphaneye ne için gitmek istediğini defalarca sormuştu. Altı üstü ayrıntılı tarih kitabından tarihin bir ayrıntısına bakacaktı. İstediği kitap da başka bir yerde bulunmuyordu. İzni nihayet aldıktan sonra kütüphanenin girişindeki görevlilere eline verilen kağıdı imzalatarak içeri girdi. Bir kütüphaneden beklenmeyecek kadar gürültülüydü içerisi. Oldukça büyüktü. Tavana kadar uzanan kitaplıkların üstlerine ulaşmak için üç kat balkon vardı.

   Elif ilk girdiğinde masaların arkasında bir yerde toplaşmış olan insanları fark etmedi. Doğruca kitaplara yöneldi ve aradığı kitabın numarasına göre etrafta dolandı. Kitabı bulunca bir an önce bakmak istediği şeye bakıp gitmek istemedi. Zar zor girdiği bu kütüphanenin hikmetini öğrenmek gibi bir iştah duydu. O sırada fark etti kalabalık grubu. Elinde kitapla yanlarına yaklaşabildiği kadar yaklaştı. İnsanlar büyük, oval ayna gibi bir şeyin etrafına dizilmişti. Elif dikkatli baktığında onun bir ayna olmadığını gördü ya da daha önce görmediği türden bir ayna olduğunu. Yansıma olarak karşısındakileri değil sofra başındaki bir aileyi gösteriyordu. Bunun bir televizyon ekranı olduğunu düşünmedi, çünkü görüntü olabildiğince netti ayrıca ekranların sahip olmadığı bir ruha sahipti. Gruptan biri “bakın şimdi” dedi ve sağ ayağını oval aynanın içinden geçirdi. Daha sonra vücudunun geri kalanıyla birlikte sofra başındaki ailenin yanı başına vardı. Gruptan bir ooo sesi yükseldi. Aynanın içine giren adam şimdi mutfakta dolanıyor, aileden kimse onu görmüyordu.

   Elif’in gördükleri karşısında tüyleri diken diken olmuştu. Olan bitenin sihir değil de bilim olduğunu öğrenmek zorunda hissediyordu kendini. “Neler oluyor” diye feryat ettiğinde herkes ona dönüp güldü. İçlerinden biri “manyetizmayı kullanıyoruz” diyerek belirsiz bir açıklama yaptı. Bunu duymak bile Elif’i bir nebze yatıştırmıştı. Nasıl yani diyecek oldu ama anlatılsa da anlamayacağını bildiği için daha fazla soru sormadı.

   Ahmet evden çıktı, işe yürüyerek gidiyordu, az önce aynanın içine giren adam da Ahmet’le beraber yürüyordu. Ahmet’in yüzünde kendisinin muhtemelen farkında olmadığı bir gülümseme asılıydı. Arkada bir telefon kulübesi görüldü. Aynanın içine giren adam kulübeye ilerledi, bunun bir anlama geldiği belliydi ki aynanın başındaki insanlar “eyvah, yapacak” gibi endişeli homurtular çıkartmaya başlamıştı. Elif kabus görüyor gibiydi, daha korkunç ne olabilirdi bilmiyordu. Öylesine yaşayan birinin etrafında o görmeden dolaşılabiliyordu, onun her anına şahit olunabiliyordu. Şu an başkaları da Elif’i izliyor olabilirdi pekala. Kamburlaşan sırtını dikleştirdi ve grubun endişesine bir omuz da o attı ve “eyvah” diyerek mırıldandı.

   Telefon kulübesinin içinde telefon değil de bir şalter kolu vardı. Adam kolu sıkıca kavradı ve aşağı indirdi. Birden çok şiddetli bir ışık kapladı her yeri sonra hemen söndü. Ahmet anında havaya yükselmeye başlamıştı. Elif kadar diğerleri de hayret ve dehşetle izliyordu olanları. Ahmet yükseldikçe ellerine ayaklarına bakıyor, kafasını bir aşağı indiriyor, bir yukarı kaldırıyordu. “Uçuyorum, uçabiliyorum” diye bağırdı, “Buradan Belgrad ormanını bile görebiliyorum!” Ama yolda yürüyen insanlardan hiçbiri Ahmet’i artık görmüyordu. Aynanın etrafındaki grup şaşkınlıktan donakalmışken daha da hayret verici bir şey oldu. Yolda yürüyen başka bir Ahmet vardı. Ama işe doğru değil eve doğru yürüyordu. Elinde iki iri valiz... Yukarıdaki Ahmet aşağıdakini gördü, tüm gücüyle “hey” diyerek bağırdı ama işe yaramadı. Ayakkabısını çıkartıp aşağıdaki kopyasının kafasına fırlatmayı denedi ama ne kendi birazcık aşağı inebiliyordu ne de ayakkabısının yere düşmeye niyeti vardı. Yalnızca aynı yükseklikte ileri geri ve sağa sola ilerleyebiliyordu. Öldüğünü sandı ama neler olacağını merak ettiğinden aşağıdaki Ahmet’in hizasında yürüdü, bu onun eve ilk taşındığı gündü. Esma’yla bugün tanışmışlardı, Ahmet valizleri eve taşımış, sonra kamyoncu gelmişti. Hamallara yardım ederken de Esma onlara çay ikram etmişti.


   Bu olsa olsa bir armağan olabilirdi, öldükten sonra eski hatıraları yad etmek için bir fırsat. Ama kamyoncular o gün gelmedi. Yukarıdaki Ahmet aşağıdakinin Esma’yla hiç tanışmayacağını anladı ve ağlamaya başladı. Elif de aynayı izleyen diğer herkes gibi anlamıştı, gözleri ıslandı. “Biliyorsun, bir tane hayatımız yok” dedi gruptan biri Elif’e dönerek. Elif diğer hayatlarında bu kütüphaneye hiç girmemiş olmayı diledi. Gökyüzündeki adam durmaksızın ağlıyordu.   

------
Söylemeden geçmek istemiyorum, Elif benim. Ve bu da benim bir zamanlar gördüğüm bir rüya. Hikayede biraz kolaya kaçtım anlayacağınız 

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;