30 Mayıs 2015 Cumartesi 0 comments

Dedehümanizasyon

   Oğlanı o derece korkutmak istememişti. Birazcık korksa kafiydi ama nereden bilebilirdi ki çocuk bu denli yaygara kopartacak. Apartman boşluğunda yankılanan çığlıklara karşılık sitenin haylazları katıla katıla gülerken onlara katılmıştı. Asansörün kapısı açılınca dışarıya hemen çıkan iki şey vardı: birincisi korkudan ödü patlamış olan zavallı oğlan, ikincisi onun pantolonundan ve yerdeki sarı birikintiden yükselen kesif koku. Bunun üzerine çocuklar hafif bir tiksintiyle kahkahalarının tonunu daha da yükseltti, susmaları içinse hışımla kapıya çıkan annelerin çocuklara iyi bir azar çekmesi gerekti. Çocuklar iki dakikaya kalmadan bahçede taso oynamaya döndü ama bu olay unutulmamak üzere Gökçe Sitesinin tarihine altın harflerle işlendi.

   Metin elindeki tasoyla rakibini alt etmeye çalışırken aklında oğlanın kapı açıldıktan sonraki yüz ifadesi vardı. Dehşetle kocaman açılmış ıslak gözleri ve çenesine kadar inmiş sümükleriyle aslında alışık olmadığı bir görüntü değildi. Murat’tı oğlanın adı, hiç kimse sevmezdi onu kocaman sitede. Babası yoktu, anneannesi ve annesiyle yaşardı. “Annesi şeymiş” derdi çocuklar, “şey işte”. Sonra kıs kıs gülerlerdi. Murat’la eğlenmeye bir sebep daha çıkardı. Erimiş asfaltı çubuğa dolayıp barış macunu diye yedirirlerdi, gömleğinden içeriye bir kavanoz solucan dökerlerdi, ayakkabı bağcıklarını birbirine bağlarlardı, sırtına “beni tekmele” yazan kağıtlar yapıştırırlardı, neler neler. Asansör şakası Metin’in aklına gelmişti, Murat tam ara kattayken apartmanın şalterini kapatmış, sonra da asansörün acil durum telefonundan yayın yapmışlardı. “Ben cinim, seni öldürmeye geldim seni şu an kimse kurtaramaz...” Çığlık atmaktan sesi kısılmıştı Murat’ın. Beş altı dakika sonra Metin’in talimatıyla şalteri kaldırmıştı çocuklar ve sünepe oğlanın asansörden hızla çıkışını büyük bir keyifle izlemişlerdi.

   Tüm bu olan bitenin öncekilerden bir farkı varmış gibi geliyordu Metin’e. Vicdan azabı gibi bir şey değildi hissettiği. Küçük bir ayrıntıyı atlıyormuş hissiydi. Bu ayrıntının ne olabileceğini bulmaya çalışmadı, oyuna devam etti. Ama zihni Metin için bu soru işaretini öylece bırakmadı, cevabı bulmak için arka planda harıl harıl çalıştı.
Akşam yemeğinde annesi, babasına Metinlerin apartmanın şalterini indirdiğinden, çocukların asla adam olmayacağından, herkesi mağdur ettiklerinden, ne kadar düşüncesiz olduklarından, sözünü dinlemediklerinden yakınıyordu. Konuşmanın ortasındaysa sesini alçaltıp “Şu Murat’la da çok uğraşıyorlar” diyecek oldu, ama Samet “Hepsi abimin fikriydi” diyerek cümlenin ortasına atladı. Metin öldürücü bakışlar attı patavatsız kardeşine. Kararsız bir sessizlik oldu ama çok uzamadı bu. “Yapmayın oğlum böyle, annenizi dinleyin” dedi babaları, imaları ve bakışları fark etmeden ya da önemsemeden, Murat’ın kim olduğunu hatırlamaya çalışmadan ya da umursamadan. Konu öylece kapandı.

   Yatmadan önce Murat’ı düşünüyordu Metin. Islak pantolonunu ve ayaklarının dibindeki birikintiyi. Fena korkmuştu doğrusu. Başka zaman olsa Metin bunu her zamankinden daha büyük bir zafer addeder, gururundan kurum kurum kurumlanırdı. Doğru, Gökçe Sitesi tarihindeki gelmiş geçmiş en esaslı şakaydı, ama hâlâ bir şeyler fena halde Metin’i rahatsız ediyordu. Ertesi sabah Samet’le evden çıkarken fark etti ne olduğunu. Samet bağcıklarını bağlarken. Dün Murat’ın giydiği ayakkabı kardeşinin ayakkabısının tıpa tıp aynısıydı.

alistirma.tumblr.com



24 Mayıs 2015 Pazar 0 comments

Mabadiliko

  Maden suyu şişesi yere değmesiyle birlikte sivri köşeli yeşil camlara dönüştü. Dönüşmek sayılır mı tam bilinmez. Az önce içinde mineralleriyle fokur fokur kıpırdaşan bir sıvının barınağıydı. Bir okul bahçesi duvarının dibinde formunu kaybetmeden hemen önce bir lise öğrencisinin sağ elinin parmaklarıyla kavranmış ve defalarca ağır ağır bir aşağı bir yukarı hareket ettirilmişti. Şimdiyse bir zamanlar şişe olduğu yadsınamaz ama şu an bir şişe olduğu da söylenemez bir haldeydi.

  Metin maden suyunu içiyor ve geyiriyordu. Belki de yüksek sesle geyiriyordu ama okul çıkışı gürültüsü, sesi bastırmıştı. Bir de okulun son günü olduğu için her zamankinden daha neşeli sesler her zamankinden daha yoğun çıktığı için duyulmamış da olabilir, o tür sesler pekala yüksek tondadır çünkü. Öğrenciler ellerinde karneleriyle birbirlerine sarılıyor –bunu yapan yalnızca kızlardı- ya da ellerini hızlı hızlı oynatarak birbirlerine bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Şeyda’ydı hemen önündeki. Beline kadar uzattığı kahverengi saçlarına fön çekmişti, ama Metin bilmezdi fönü falan, hayran hayran bakmıştı yalnızca. Şeyda’ya bir türlü açılamadığını düşünüyordu o sırada. Hem kendine kızgın hem de kendinden utanmış bir hal içerisindeydi. Karnesinde bir marifet yoktu, vasatlığı yüzüne çarpılırcasına zor bela aldığı bir teşekkür belgesi. Mavisi ayrı çirkin, sarısı ayrı çirkin mavi sarı çerçeveli bir karton. Umursamazdı zaten böyle şeyleri. “Abi ya buna öpüp başıma koycam” gibi şeyler söylemişti sınıf arkadaşlarına. Sırıtarak tabi. Sırtlara vurmacalar. Şeyda esprilerin havada uçuşmaya başladığı sırada gülme değil ama öksürük krizine tutulmuştu. Peçetesiyle ağzını kapatıp gözyaşları içinde kantine su almaya koşturduğunda karnelerini almayı, alıp da bir an önce tatile girmeyi bekleyen sınıfta kahkahalardan başka bir şey duyulmuyordu.

  Yazın başında kütür kütür öksürmek çok kimseye nasip olmaz ya Şeyda pek de ayrıcalıklı hissetmiyordu kendini. Kaç gündür yatağında kat kat battaniye altında annesinin demlediği limonlu zencefil çayından başka boğazından geçen bir şey yoktu, belki mercimek çorbası, o da iyice çekilmiş olmak şartıyla. Böyle bir haldeyken okula gitmek istemişti işte. Karnemi alır gelirim demişti koridor aynasının karşısında rujunu sürerken annesine yakalandığında. Hem gerçekten daha iyi hissediyordu. Belki temiz hava alması da lazımdı. Falan filan işte, annesi içi huzursuz bir şekilde “Tamam” demişti. “Karneni al, gel.” Annesinin endişesi her annenin duyabileceği türden bir endişeydi. Özenle işlediği kanaviçeleri her an mahvolacakmış gibi bir his. İşlerken iplikler birbirine karışacak, işlenmiş havlunun üzerine vişne suyu bulaşacakmış gibi. Komşuları en çok onun el işlerini överdi. “Şu dantel ne güzel”, “bu kazağı sen mi ördün”, “bize de bir şeyler işleyiver”, “ne hamarat kadınsın.” gibi yürek okşayıcı cümlelerin yanı sıra anneliğini de yücelten laflar ederlerdi. “Şeyda ne kadar hanım hanımcık bir kız, maşallah ne de iyi yetiştirmişsin. Artık kızlarda hiç edep, ahlak kalmadı bu zamanda böylesi zor bulunur.” Böyle zamanlarda göğsü patlayacakmışçasına kabarırdı. Onca kavgayı dövüşü unutur, sanki gerçekten kızıyla arasındaki her şey mükemmelmiş gibi hissederdi. “Okulu tatile girsin hele bir, o da başlayacak örgüye, tığa” derdi. “Yardımcı oluyor bana temizlikte, evin tozunu o alıyor hep” derdi. “Geçen bir pilav yaptı, ben o kadar iyi yapamam” derdi. Derdi de derdi. Gıpta eder bakışlarla komşular kendi çocuklarında da övülecek şeyler bulmaya çalışırdı. Ama eldeki malzemeyle zor bir işti doğrusu. Bir kere hemen hepsi erkek annesiydi. Parlak olmayan notlarla, parlak olmayan karnelerle, ihtarlarla, çantalarının diplerine sakladıkları sigaralarla, at yarışı kuponlarıyla eve gelirlerdi. Veli toplantılarında hocaların dert yandığı annelerdi onlar. Çocukları Şeyda’nın tırnağı olamazdı görünüşe göre. Eh kendilerine kötü anne etiketini de yakıştıramıyorlardı, “seninki napıyor” denilince “iyi ne olsun” der ardından hemen konuyu değiştirirlerdi. “Ya şu dantelin modelin var mı, ne hoş duruyor” filan derlerdi. Şeyda’nın annesi karşısındakinin sesinin değiştiğini fark etmemiş gibi yapar anlatmaya koyulurdu. Misafirleri gidip de Şeyda okuldan geldiğinde onun günden güne değişiyor olduğunu fark eder, içi hop ederdi. Bir akşam üzeri camdan bakarken eteğinin evdeki boyundan farklı olduğunu gördüğü günden beri içinde dinmek bilmeyen bir cızıltı peyda olmuştu. “Genç tabi beğenilmek istiyor” filanlar da yetmiyordu içini rahatlatmaya.

  Günlerce hasta hasta yattıktan sonra sabahın köründe süslenip püslenip ayağa dikilmesi hayra alamet değildi pek. Böyleydi işte gençler. İyileşince birden iyileşiyorlardı demek ki. Tartışmadı boşuna. Şeyda o haliyle okula gitti.


  Öksürüğü dinip de sınıfa geri döndüğünde kahkahalar epey azalmıştı. Karneler dağıtıldı ve herkes bahçeye çıkıp cuma törenini beklemeye başladı. Metin kantine gidip kendine bir maden suyu almıştı. Bayrak töreni sırasında Şeyda’nın hemen arkasında duruyordu. Törene kadar maden suyunu içti ve şişesini okulun bahçe duvarının üzerinden dışarıya fırlattı.


Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;