30 Aralık 2015 Çarşamba 0 comments

Adım adım hayata

Yıllar ne çabuk geçiyor. Bir önceki büyük buhran dönemimin üzerinden dört sene geçmiş. Ve hayatın yeni bir aşamasına geçmek üzereyim: mezuniyet ve sonrası. Artık lise o kadar uzak geliyor ve o günleri o kadar yabancılıyorum ki, hafızamı kaybetmiş gibiyim. Bir iki entrika, bir iki okuldan kaçış, bir de kütüphanedeki uyuklamalarımı hatırlıyorum. O zamanki halimi izleyen üçüncü bir bakış açısıyla hem de. Film izler gibi. Nereden çıktı bu geçmiş mevzusu? Geleceğin neler getireceğinden tedirgin olmanın bünyedeki tezahürü geçmişi şirin ve özlenesi görmek. Adım atmaya cesaret edemeyince önceki yere güzellemeler yapmak. Eski mahalleyi turlatan, kütüphanenin önündeki parkta kedi sevdiren, Vatan caddesinde kendinle karşılaşmayı umduran, geçmişten bir işaret bekleten de işte bu his. 
23 Aralık 2015 Çarşamba 0 comments

Dert

Sıradanlaşmamı durdurabilecek hiçbir şey yapamıyorum. Önceden sıradan olmadığım varsayımını şu cümlede ne de güzel içerdim. Ödevler ve sınavlar var. Hepsini aynı anda yetiştirmek imkansız gibi. Yarıyılda staj yapmak için kılımı kıpırdatmadım. Hayatın gelmesini hiç beklemediğim aşamalarına geçmek çok zor. O mecburiyeti görmüyormuş gibi yapacağım derken şu andan da parçalar kaynıyor araya, staja başvuramıyorum bir türlü; bürokrasiyi sevmiyorum bahanesi de hazır, ya o kadar dosyayı yok ona imzalat yok buna imzalat kim uğraşır değil mi. 
7 Aralık 2015 Pazartesi 2 comments

Araştırma

Sanki yapmam gereken başka şey yokmuş gibi yaptığım küçük bir araştırmayı yazmaya karar verdim. Ne kadar araştırma sayılır bilmiyorum gerçi keh keh :)



Tercih Edilen Yemeklere Göre Köpek Dişinin Şekli

Giriş
   Herhangi bir literatür (alanyazın) taraması yapılmamıştır. Araştırmacının aynada köpek dişlerinin sivriliğini izlerken aklına geliveren bir konudur. Bu sivri dişler yüzünden evrimsel açıdan geride kalmış hissetmemek için argümanlar aranırken et sevmek ve sebze yemeklerini pek tercih etmemekle alakalı olabileceği düşünülmüştür. Köpek dişlerinin eti parçalamak için özelleştiği bilinmektedir. Yumuşak yemeklere geçtikçe köpek dişi de yirmilik dişler gibi zamana uymuş ve giderek körelen bir seyir izlemiştir. Bazı insanlarda en ufak bir sivrilik olmadan görülürken bazı insanlarda hâlâ sivri olmasının işlevsel olabileceği düşünülmüş, nature'la gelen birtakım donanımların içinde yemek tercihinin de bulunabileceği öngörülmüştür. Bu çalışmanın hipotezi köpek dişleri sivri olanların et yemeklerini, düz olanların sebze yemeklerini tercih edeceğidir. Pilot çalışma olarak araştırmacının kız kardeşinin, erkek kardeşinin, annesinin ve babasının dişlerine bakılmış, onlardan hangi tür yemekleri tercih ettikleri konusunda sözlü olarak bilgi alınmıştır. Araştırmacının annesi ve kız kardeşi düz dişliyken, babası ve erkek kardeşi sivri dişlidir (SS = 0). Sivri dişleri olanlar et yemeklerini sebze yemeklerine tercih ettiklerini belirtirken düz dişleri olanlar sebzeyi tercih ettiklerini söylemiştir (p < .000). Bu kuvvetli bulgulardan sonra asıl çalışmaya geçilmiştir.

Yöntem

Örneklem
Araştırmacıyı takip eden 22 Twitter kullanıcısı (1 kişi her iki soruya da yanıt verdiğini beyan ettiği için analizlerden çıkartılmıştır). Katılım gönüllülük esasına dayanmaktadır ve anonimdir. Hiçbir şekilde katılımcıların kimlik bilgileri alınmamıştır.

Veri Toplama Araçları  
Twitter Poll. Twitter'ın geliştirdiği anket yöntemi kullanılarak iki şıklı iki soru hazırlanmıştır. Katılımcılara yemek tercihlerine göre dişlerinin şekli sorulmuştur. Bu sorulardan ilki:
Sebze yemeklerini et yemeklerine tercih ederim ve
A) Köpek dişim sivri
B) Köpek dişim düz

ikincisi ise
Et yemeklerini sebze yemeklerine tercih ederim ve
A) Köpek dişim sivri
B) Köpek dişim düz

şeklindedir.

İşlem
6 Kasım 2015 tarihinde iki soru art arda paylaşılmış ve cevapların verilmesi için yirmi dört saat beklenmiştir. Bulgular analiz edilmiştir.

Bulgular
22 kişinin katıldığı bu araştırmada 13 kişi et yemeklerini tercih ettiğini belirtirken 9 kişi sebze yemeklerini tercih ettiğini belirtmiştir. Et yemeklerini tercih edenlerin %69'u dişlerinin sivri olduğunu söylemişken sebze yemeklerini tercih edenlerin %44'ü köpek dişlerinin sivri olduğunu belirtmiştir.

Tartışma
   Bulgular hipotezi destekler niteliktedir. Öztürk'e göre (2015) göre sebze yemeklerinin tercih edilirliği her zaman ete kıyasla daha azdır. Tarihsel süreç içerisinde etin önemli bir besin kaynağı olması insanların halen eti sebzeye tercih etmelerinin açıklaması olabilir. Bunun yanı sıra sebzeyi ete tercih etmenin yaşamsal açıdan artı bir getirisi yoktur, yalnızca damak zevkiyle açıklanabilir. Dişlerin körelmesinin bir sonucu olarak mı et yemekleri tercih edilmiyordur, yoksa epigenetik sonucu et sevmeyen atalara sahip olunduğu için mi dişler köreliyordur bilinmemektedir. Bir aile içerisinde düz köpek dişliler olduğu gibi sivri köpek dişlilerin olması ikinci olasılığın ihtimalini azaltıyor görünmektedir. 
   Yanıtlayıcıların güvenirliği bu araştırmanın bulgularına olan güveni azaltan en önemli nedendir. Kimliklerin anonim olması, cevapların samimiyeti gibi dış değişkenler kontrol altına alınamamıştır. Araştırmanın bir kısıtlılığı da katılımcı sayısının azlığıdır. İlerleyen araştırmalarda bunlar göz önünde bulundurulmalıdır. 

Kaynakça
Öztürk, L. A. (2015). Yemekler üzerine bir mütalaa. İstanbul: Özka Yayınevi.

Araştırmacının notu: Bu konuda kaynak maynak görürseniz bana bi şekilde ulaştırın. Sizin dişleriniz nasıl, ne seviyorsunuz? Yorum olarak da ekleyebilirsiniz.

26 Kasım 2015 Perşembe 0 comments

kursak

Gezi yazısı örneği arayan öğrenciler dışında bloğun trafiğinin epey düşük olmasından cesaret alarak biraz iç dökümü yapmayı düşünüyorum (yapamadı).

Yazdım yazdım sildim. Başkaları kadar kafama taş mı düşsün. Ne derler diye bir put mu vardır. Moral bozukluklarıma bahaneler mi giydirmişimdir. Allah bilir



_
  


22 Kasım 2015 Pazar 0 comments

En

Geçen yıl Ales'e internetten başvurmak için ÖSYM şifremi unuttum deyip birtakım güvenlik sorularıyla karşılaşmıştım. Bunlardan biri "En sevdiğiniz hayvan" sorusuydu. Ama o sıralarda "En sevmek" kısmında demek ki sonradan oluşan bir sıkıntım vardı. Hiçbir şeyi "en" sevmediğimi, mesela makarna hakkında hiçbir fikrim olmadığını düşünüp üzülüyordum. Rahatlıkla "mavi benim en sevdiğim renktir" diyebildikleri, "çiçeklerden en çok menekşeyi severim" deme cüretini gösterebildikleri için diğer insanlara kıskançlıkla karışık buğzediyordum. Ama gel gelelim ki karşıma çıkan soruya göre üç sene önce en sevdiğim hayvan diye bir şey vardı. Nasıl olurdu? Ve bu sorunun cevabı neydi?

Şu an üstünkörü bahsediyorum bu derdimden. Ama benim için gerçekten büyük bir sıkıntıydı ve kimliği oluşturan en önemli maddelerin yerlerinin boş olduğunu düşünüp üzülüyordum. Hiçbir renk diğerinden daha güzel olamazdı, hiçbirini en çok sevemezdim. Sevdiğim yemekler vardı evet ama hiçbirine en çok sevdiğim etiketini takamazdım. Şu anda da çok bir şey değişmiş değil. Ama böyle bir yeteneğimin olmayışını (yetenek mi acaba, orası ayrı mesele) kabullendim ve bunun kimliğimi tanımlarken olmazsa olmaz olmadığını biliyorum. "Her rengin ayrı güzelliği olduğunu düşünürüm, tüm çiçekleri severim" gibi cevaplarla dolduruyorum en'ler sorularını. Ama bu kabullenişim ÖSYM'nin "en sevdiğiniz hayvan" sorusunun cevabı olamazdı elbette. Ve söylemem gerekir, sorunun cevabını hiç de zorlanmadan buldum.

Şu an en sevdiğim hayvanın ne olduğunu biliyorum. En sevdiğim hayvanın ne olduğunu tanımladıktan sonra daha da sever oldum onları, belki tamamen böyle işliyordur sistemimiz. Ve konusu açıldı mı bir iki saniye bile duraklamadan söylerim hemen: kuş. Şu an bunları yazarken de birisi belki ona çekirdek veririm diye kolumun dibinde bekliyor, ne şirinlik ya Rab.

To conclude up deyip bitireyim. Kendilik tanımımız değişir durur ve dışarıda bizden bağımsız bir biz yoktur, ben'i ben oluştururum. Üşenmeyip oturup da en sevdiklerim diye bir liste yazacak olsam zamanla ne o listeyi yazdığımı hatırlarım ne de maddelere düşünüp taşınıp karar verdiğimi. En sevdiğim hayvan kuş çünkü çok güzel ve akıllılar, derim. En sevdiğim hayvan kuş çünkü ÖSYM şifresi için güvenlik sorumun cevabını kuş yapmıştım demem
  
13 Kasım 2015 Cuma 0 comments

Patchwork

Neyi yapabildin ki sorusunun damarlarda gezinmesi. Başarısızlıklarımı ve yarım kalanları peş peşe bitiştirsem bile bir şey çıkmıyor (halbuki parça parça kumaşlar birleşip çok güzel bir kırlent olabiliyor ya da bir yatak örtüsü). Yapamayacaksın, olmayacak, boşuna uğraşıyorsun, neden uğraşıyorsun, hayır neden uğraşır gibi yapıyorsun. Neden olmasını bu kadar umursuyorsun, hayır olmasını neden bu kadar umursuyor görünüyorsun. Esmerler arasında kumral olmak sendromu diyorum buna. Dördüncü sınıf. İlkokuldu başta, şimdi üniversite. Aynı durum. Sarışınların arasına girince esmer kalırsın. Hani nerede nehir, ne oldu yansımana? Birileri tükürüp suyu bulandırdı. Birileri mi, sen mi? Gururumuz olun filan diyen var, gurur ne arar la bazarda. Bir şey olacağı yok. Sloganlar atıp, on saniye içinde geri kaçıyoruz. İlahi biz. 
12 Kasım 2015 Perşembe 0 comments

ÜN

Bazı günler hiç iz bırakmadan geçiyor. O günü yaşadığıma dair bir kanıt olmadan. Tek kelime laf etmemişim mesela, bir kağıda bir çizik atmamışım. Akbil bile basmamışım. 
Tanıması kolay bir insan olmamaktı amacım. Bunu dengesiz davranmakla kotarmak istemiyordum, olacaksa zekamla düşüncelerimle olsundu. Gözlerine baktığında şu an aklından kim bilir neler geçiyor diye meraka gark eden insanlardan olsam fena mı olurdu. Hayır, ama'lı bir cümle kurup cümlemin devamını getirmeyeceğim; tahmin edilebilir olmak istemediğim için böyle bir şey yapmayacağımı zaten tahmin edebilirdiniz. 
Şah ve mat. 


Satrancı da beceremiyorum. 


27 Ekim 2015 Salı 0 comments

Town of Salem

Şu oyunu öğrensenize birlikte oynarız https://www.blankmediagames.com/
Oyunun ne kadarını anlatsam bilemedim. Çocukken oynadığımız hırsız polis'in mantığında. Şehirde herkesin bir rolü var, mafya ve seri katil tüm köylüleri öldürmeye, köylüler de suçluları bulup astırmaya çalışıyor. Bir de kendi hedefleri olan yalnız kurtlar var. Adamın tek derdi kendini astırmak mesela. Ya da takıntılı şekilde birini öldürmek. Oyunu oynayabilmek için orta seviye İngilizce yeterli. Sohbeti takip edin, akıl yürütün, notlar alın ve ikna gücünüzü kullanın. Nasıl oynandığıyla ilgili Türkçe rehberler var. Tam sınav zamanı oynamalık :P Aşağıdaki video resmi değil ama oyunun eğlenceli bir özeti gibi olmuş.  


11 Ekim 2015 Pazar 0 comments

Diğer

Bugün erken uyandım. İlk kez herkes rüyalarında yaşarken, kenti alacakaranlıkta, kimsesiz, sessiz, devinimsiz gören ilk insan olmak istedim. Uyandığımda anımsamadığım ama benliğimdeki etkilerinden de bir türlü kurtulamadığım o simsiyah, insansız, eşyasız rüyalarıma denk düşen bir kent görmek istiyordum.
Şehri çepeçevre saran tepelerden birine tırmandım. Karanlık gökyüzünün karanlık kokusunu içime çekerek oturdum ve tek tük ışığı yanan evlerle bomboş sokakları izledim. Gündüzki sıkıntıların nasıl esamesi okunmuyorsa iş güç peşinde koşturan insanlardan, haylazlıktan annelerini bitap düşüren çocuklardan da eser yoktu. Karanlığın insanın tüylerini diken diken eden dokunuşu ve rüzgarın şiddetlenmesiyle kendime iyice sokulmak zorunda kaldım. Rüyam gözlerimin önünde bir karartı gibi yanıp sönüyor, bakışımı ağırlaştırıyordu. Yığılıp kaldım oracıkta. Kendime geldiğimde hiçbir şey olmamış gibi güneş yükselmişti ve insanlar koşuşturmacalarına kaldıkları yerden devam ediyordu. Uyandığıma göre bana da hayatıma devam etmek düşüyordu. Eve geri döndüm. Evde olmasını beklemediğim çocuklarımın sesleri hanımın yeri süpürürken çıkarttığı hışırtılarla beraber duvarları geçerek kulaklarıma erişti. Kapıyı heyecanla itelerken bu seslerin aklımın bir oyunu olduğunu fark ediverdim. Oturdum ağladım. Rüyamı hatırladım tekrar. Doğrusu anımsamadığım, simsiyah, insansız, eşyasız rüyalarım olduğunu. Sokaklarda akan kanla gökyüzünün renginin bir olduğu o zifiri karanlığı. Çığlıklar kulaklarımı parçalıyordu. Bir şey yapamıyordum. Hanımın “senden razıyım” diye bağırdığını duyuyordum. Merhumeye haklarınızı helal ediyor musunuz?
- helal olsun.
- ediyor musunuz?
- helal olsun.
- ediyor musunuz?
- helal olsun.
Kollarımdan çekiştiren o askerler olmasa, o askerler hiç olmasa karanlık rüyalar musallat olmazdı. Şu an çocuklarımın sesleriyle kulaklarımı doldururken hanımın getirdiği dumanı üzerinde ıhlamuru içiyor olabilirdim. Bu kentin diğer yüzünü bilene kolay kolay rüya görmek nasip olmaz. Çocukların kanının rengini unutmak elzemdir. Yaradanın da vardır bir bildiği.

4 Ekim 2015 Pazar 1 comments

Herkes

Farklı bir şehre taşınıp da tüm tanıdıklardan azade yeni bir hayata başlamanın en zorlayıcı kısımlarından biri de yeni tanışılan kişileri eskilere benzetmek. Seni eteğinden tutup geriye doğru çeken geçmişin hayaletlerine rağmen karşıdakinin biricikliğine inanmaya kendini zorlamak. Daha da fenası eskilerin yüzlerinin görülmeye görülmeye silinmesi ve yeninin eskiyi işgali. Ve herkesin böylelikle birbirine benzemeye başlaması. Bu şehre ilk taşındığım günlerde sokakta gördüğüm insanları eski tanıdıklarıma benzetmek bana muziplik gibi gelmişti. Kendimi az biraz da kınamış, her şeyi arkada bırakmanın hakkını veremediğimi düşünmüştüm. İş yerinde tanıştığım insanları hatırlamak için de eskilerden destek alıyordum. “Kırmızı ruj sürerse Aslı’nın aynısı olur.”, “Çenesindeki ben Hakan’ınkine benziyor.” gibi benzetmelerle Merve’yi Aslı sayesinde hatırladım, Murat’ı Hakan. Hatıraların üstüne basa basa ilerledim. İnsanların yüzleri yamuldu, başları ezildi, üstleri ayak izlerimle doldu. Yenilerin eskilerin yerini almasına da müsaade ettim. Her şeyi bırakıp gitmeyi beceremediğim çok açıktı. Ailemi özlüyordum. Şehrimin aşina olduğum yüzlerini özlüyordum. Bu özlem beni birilerini birilerine benzetmeye daha da fazla zorluyordu. En sonunda ise kimseyi kimseden ayırt edemez hale geldim. Bir sonra gördüğümün öncekini andıran bir tarafı mutlaka oluyordu. Ya burunları, ya saçları, ya elmacık kemikleri, ya dudakları benziyordu. Böyle böyle tüm yüzler saydamlaşıp üst üste bindi ve tek bir kişi oldu. Arkadaşlarımın ve ailemin yüzünü unuttum. Aynada kendimi tanımakta zorlanıyordum. Görüp görebildiğim herkesin benzediği o tek yüzdü. Ben de dahil herkes aynı surete sahipti sanki. Sokağa çıkmak işkence haline gelmişti. Sağda solda tek tük tanıştığımız insanlar çıkıyor, beni durdurup kırgınlıkla neden selam vermediğimi soruyorlardı. Kan ter içinde uyanılan kabuslardan bir farkı kalmamıştı hayatımın. İşi bırakmak zorunda kaldım, evden çok mecbur kalırsam çıkar hale geldim. Ama böyle yaşanamayacağı çok açıktı. Paramın suyunu çekmesine yakın, bir doktora görünmem gerektiğini anladım, en azından işe dönmeliydim. Bilgiç doktor birkaç tetkikten sonra aylardır yaşadığım dehşeti hesaba hiç katmadan latince bir isim uygun gördü rahatsızlığıma. Ve yaşayacağım dehşeti de hiç hesaba katmadan bunun bir çaresinin olmadığını söyledi. Onda da diğerlerinin aynısı bir burun, aynı bir çift göz ve aynı bir dudak vardı. Ama nedense Hakan’a benzediğini hissediyordum. Onu hatırlayınca içim burkuldu. Aslı’yı hatırladım. Çocuğu hatırladım. Hepsinin görüntüsü birbirinin aynısıydı, salonumuzda birbirinin aynısı iki insan sarılıyordu. Benim Aslı’m hangisiydi, Hakan hangisiydi bilmiyordum. Kalorifer peteğinin dibine çömelmiş bir çocukla göz göze gelmiştik. Çocuk gözlerini annesinden almıştı. Gözyaşlarını benden belki. Çıt çıkartmadan ağlıyorduk. Aslı’nın çocuğun orada olduğundan haberi yoktu belli ki. Beni de kapıyı çekip çıktığımda fark etmişti. Boş yere arkamdan koşmuştu, ama ben arkamdan koşan Aslı mıydı Hakan mıydı bilemiyordum şimdi. Aslı’ya sarılan ben miydim, ağlayan Hakan mıydı? Kapıyı çekip çıkan hangimizdi? Bunu bilmeme imkan yoktu. Bu şehre kendimi de geride bırakıp gelmiştim. 

Not: Ek zorluk kullanılmamıştır
1 Ekim 2015 Perşembe 0 comments

Narkissos

Şu kurşun geçirmez çelik duvarları görüyor musunuz? Onları ben çektim etrafıma, dört duvarlı bir insan oldum. Bazınız dört köşe mi oldun diyebilir, ama hayır öyle değil. Tüm gün duvarların içinde büzüşüp oturuyorum yalnızca. Hiçbir duvara güvenmiyorum. Büzüşmeye güvenmiyorum. Oturmaya güvenmiyorum. Bu kadar.



16 Eylül 2015 Çarşamba 0 comments
Nişanlım Emre Ergin'in hikayelerinin yer aldığı bloğun tekrar açıldığını biliyor muydunuz? Peki o blogta 2010'dan beri yazılmış çeşit çeşit hikayeler olduğunu?

14 Eylül 2015 Pazartesi 0 comments

Deyimler - Bölüm 2

Daha önce şu yazımda aile içinde kullandığımız birkaç kalıp ifadeden bahsetmiştim. Bunlar neler ne anlamlara gelirler yazının ikinci bölümüyle anlatmaya devam ediyorum. 

TÖBEK

Küçük kardeşimin göbeğine koyduğumuz isim. Kardeşim bir aralar baya toparlaktı, bağımsızlığını ilan etmiş bir göbekle dolaşırdı. Töbek'i de ailemizden biri olarak gördük ve ona isim verdik. İlk kim kullandı hatırlamıyorum. Ama şu aralar pek kullanılmayan bir kelime olduğunu belirtmem gerek (niye gerek bilmiyorum).

PİLAV DA LAPA OLMUŞ
Emek verilerek yapılan bir hizmet karşılığında övgü alınamayınca söylenir. Bu cümleden sonra söz konusu hizmet yemekse ev halkının "ellerine sağlık, çok güzel olmuş" demesi beklenir. Elbette yalnızca yemek için kullanılmaz, farklı durumlara da uyarlanabilir. Evi sürüp de karşılığında teşekkür alamamışsanız pilav da lapa olmuş diyebilirsiniz.  

BU NE BE ŞEFTALİ DAHA GÜZEL
Herhangi bir yeniliğe karşı şaka yollu bir direnç göstermek ya da birinin direnciyle dalga geçmek istenildiğinde kullanılır. Bu cümlenin kökeni dedeme dayanır. Babamın Katar'dan getirdiği değişik meyvelerin tadına bakıyorduk, babaannemle dedem değişik meyveleri tatmadan önlerindeki şeftalilerin babamın getirdiklerinden daha güzel olduğunu söylediler. Evet bizim yanımızda cümlelerinize dikkat edin, aylarca ve hatta yıllarca dilimize pelesenk olabilir. 

SÜMÜKLÜ ÇOCUK 
Bunu uzun zamandır kullandığımız ve eşe dosta duyurup onları da bu kavrama aşina kıldığımız için sümüklü çocuk kalıbının kendi aramızda bir deyim olduğunu geç fark ettik. Günlük dilimizin oldukça büyük bir parçası. Nedir ne anlama gelir peki bu? İlk izleniminizdeki gibi burnunda sümüğü olan çocuk mudur kastedilen? Pek sayılmaz. Bu kalıp çocuklar için kullanılabilir, her çocuk az çok sümüklüdür, ama asıl muhatabı yetişkinlerdir. Bunu örnek vermeden anlatamayacağım sanırım. Mesela bir yetişkinin kelime oyunu yaparak karşıdakine laf yetiştirmesi sümüklü çocukluktur. Çocukken absürtlüğünün farkında olmadığımız tipik davranışlar ve sözlerdir bir insanı sümüklü çocuk yapan. Az önce kardeşime bana bir sümüklü çocukluk örneği versene dedim bana "aynaya baksana" dedi. Daha iyi bir örnek verilemez sanıyorum ki :) 

NABER LAN GİT VE CİPS AL
Aslında bu bir deyim sayılmaz. En küçük kardeşimin bir büyüğüne annemin telefonundan attığı mesaj bu. Annem cipse karşı olduğu için komik :( Canımız cips istediğinde birbirimize bu cümleyi kuruyoruz. 

FRANSIZ OLSANIZ SEVERSİNİZ
Ağız tadına hitap etmeyen yemekler için kullanılır. Bear Grylls'in Allah bilir ne yerken kurduğu bir cümleydi bu, kurbağa, kaplumbağa, bilmiyorum.  

MAYONEZE NE OLMUŞ
Sorumlusu olunan bir yaramazlığın farkında değilmiş gibi yapıldığı zamanlarda kullanılır. Örneğin ablanızın dolabını karıştırıp darmadağın ettiniz, ablanız dolabını görür görmez "mayoneze ne olmuş" diyebilirsiniz. Bu cümleyi kullanarak suçunuzu şaka yollu da olsa itiraf etmiş olursunuz, daha şirin görünürsünüz böylelikle azardan yırtma ihtimaliniz olur. Ya da başkasının suçunun farkında değilmiş gibi yaptığını fark ettiniz. "Mayoneze ne olmuş" diyerek suçlunun o olduğunu bildiğinizi göstermiş olursunuz. Nereden çıktı peki? Yaramaz bir çocuğun şu küçük paketli mayonezlerden birini iğneyle deldikten sonra bize gelip mayoneze ne olduğunu sormasıyla dilimize girdi

6 Eylül 2015 Pazar 0 comments

Canımı nasıl yakarsın

   Her şey başka türlü olabilir miydi? Kardeşimin katil olmasını engelleyecek en ufak bir değişiklik yapabilir miydim? Bilmiyorum. Onun hapse düşmesine ve ailecek ondan yüz çevirmemize neden olan olaylar örümceğin ağını örerken ince ince dokuması gibi özenle dokunmuş ve bu kaçınılmaz olanın gerçekleşmesine neden olmuş gibi geliyor bana. Annemi ve babamı suçlayamam. Onları benim de anne babam oldukları için suçlayamam. Ama en az benim kadar payları olmalı gibi geliyor olup bitende. Yine de hapisteki neden kardeşim de ben değilim, bilmiyorum. Anlayamadığım çok şey var ama sanırım anlamak istemediğim şeyler daha çok.

   Bir kasım sabahı kardeşim çıkıp geldi eve. Eşiyle kavga etmişlerdir diye düşündük. Arada olurdu kavgaları, kapıyı çarpıp çıkar, biraz orada burada sürter bize gelirdi. Aramızda sözsüz bir anlaşma vardı. Ne oldu diye sormazdık. Yemek yenecekse sofraya bir tabak daha koyar ve eski günlerdeki gibi sohbet ederdik. İlk geldiğinde burnundan soluyor olurdu bizimle olmak aklını dağıttığından olsa gerek konuştukça açılırdı. O sabah da öyle yaptık. Kahvaltı hazırlıyordum, bir yumurta daha kırdım tavaya. Nasılsın, ne yapıyorsun demeye kalmadan hışımla kalktı gitti. Annemle birbirimize bakakaldık. “Epey büyük bir kavga bu sefer herhalde, gözleri kıpkırmızıydı, alnındaki damarları gördün mü tıp tıp atıyordu” dedi annem. Ben de fark etmiştim ne kadar korkunç göründüğünü. Her zamankinden farklı olarak tedirginlik de vardı üzerinde. O günü düşündükçe hep yeni bir şeyler fark ediyorum. Mesela gözlüğünü takmamış olduğunu, sigara kokmadığını, her zaman oturduğu hasır koltuğa değil de kapıya yakın bir sandalyeye oturduğunu sonradan hatırladım. Gelmesiyle gitmesi arasındaki elli saniyede zaman donmuş da her şeyi elime alıp inceliyormuşum gibi kötü şeyler olduğuna dair halen onlarca işaret buluyorum. Ama gerçekten kötü şeyler olduğunu üç saat sonra polisin kapıya dayanmasıyla öğrendik. kardeşimin eşini bıçaklayarak öldürmesi televizyonda iki gün, gazetelerin üçüncü sayfalarında dört gün haber oldu. Annem “benim oğlum yapmaz öyle şey” diyerek uzunca süre inkar etti. Halbuki her şey açık ve seçik ortadaydı. Komşular boğuşma seslerini duymuşlardı, bıçakta kardeşimin parmak izleri vardı, hepsinin ötesinde kardeşim yaptığını itiraf etmişti. Savunmasında bir suçu olmadığını, eşinin onu çok kızdırdığını söylemişti. Muhtemelen öncekiler gibi ceviz kabuğunu doldurmayacak bir meseleydi. Ama kardeşim çok çabuk celallenir, olayı hemen gurur meselesi haline getirirdi. Birazcık da olsa yaptığını yumuşatmaya çalışmıyorum, lakin aklıma öyle işlenmiş ve ömrüm boyunca aynı şekilde düşünedurmuşum ki, kişinin yaptığı bir eylemin tamamen kendi sorumluluğu olduğuna inanamakta hala güçlük çekiyorum. İçimde bir ses rahmetli eşi onu bu kadar kızdırmasaydı bunlar olmazdı diyecek oluyor. O sesi susturmak ne kadar da zor. Ama biliyorum, kızdırmasaydı da bunlar olacaktı. Sırf ölümle cezalandırıldığı için suçlu o olacak değil. Özellikle yargı mercii kardeşimse.

   Kardeşim mahkemeye ellerinde kelepçeler ve pişmanlığın esamesi okunmayan gözlerle çıkarıldığında ikna oldu annem oğlunun suçlu olduğuna. Yine de hala “Hiç öyle bir çocuk değildi, hiç böyle bir insan değildi, nasıl yapar” gibi cevabını dinlemeyeceği sorular sormaya devam ediyor. Ben biliyorum ki evet, böyle bir çocuktu, evet böyle bir insandı. Nasıl ki bizim evde bulunduğu o elli saniye boyunca ters giden şeyleri o an değil ama sonrasında fark ettim, çocukken fark etmediğim çoğu şey de şu an dikkatimi çekiyor.

   İkimiz de çok küçüktük, o dört beş yaşlarında, ben beş altı olsa gerek. Ağlayarak masanın ayağına tekmeler attığını, canının acısı arttığı için daha çok ağladığını ve bunu birkaç kere tekrarladığını hatırlıyorum. Bu hareketi annem biz bir yerlere takılıp düştüğümüzde ağlamamızı engellemek için yapardı. O, bizi inciten eşyaya vurdukça acımızı unuturduk sanki ve intikam almanın o pek de masum olmayan hissiyle tatmin olurduk. Belli ki kardeşim o an intikamını kendi almaya karar vermiş cama toslayıp duran bir sinek gibi masanın ayağına tekmeler savurmuştu. Eminim ki o an kafasının içinde annemin “pis masa benim oğlumun canını nasıl yakarsın” deyişi vardı.

   İlkokula başladığında ablası olduğum için öğretmeni velisi olarak beni görür, herhangi bir sıkıntı olduğunda direkt beni çağırtırdı. Aşı gününde öğretmeni tarafından çağrılmama, kardeşimin kolunu tutarken elimi ısırmasına, kendisine iğne yapan hemşireye tükürmesine de hiç şaşırmamıştım. İleriki yıllardaysa öğretmenlerini ve bana şikayete gelen sınıf arkadaşlarını savuşturmak için kardeşimin haşarılıklarına kayıtsızlaşmayı seçtim. Kardeşimin cinayetindeki payımın da bu olduğunu düşünüyorum ve vicdan azabı duymaktan kendimi kurtaramıyorum. Bir akşam yemeğinde kardeşimin sınıf arkadaşlarını dövdüğünü babama söyleseydim, o da bir çaresine baksaydı keşke. Tabi ki içten içe babama söylemenin de bir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorum. En azından bu sorumluluğu kendi omzumdan defetmiş olurdum.

   Babamla kardeşimin arası hiçbir zaman çok iyi olmadı. Ergenliğe girdiği zamanlarda bir hükmetme yarışına girmişlerdi. Sofrada cebinden sigarasını çıkarır babamın gözüne baka baka içerdi. Babam da onun damarına basar “yolunmuş tavuk gibi görünüyor bıyık bırakmaya çalışma, olmuyor” gibi laflar ederdi. Kardeşim sinirinden kudururdu. Kapılar çarpılır, hakaretler gırla giderdi. Annem panikle babama sakin olması için telkinlerde bulunurdu. Babam kardeşimin öfkesiyle gizliden gizliye neşeleniyor ve bıyık altından gülüyor gibi gelirdi bana.

   Suçu anne babama yığıp da kardeşimi kader mağduru olarak görmek değil niyetim. Başta da dediğim gibi onlar benim de anne babam, bu yüzden onları suçlayamam. Kardeşimin cinayetinde kendimi de sorumlu görsem bile elbette sorumlu değilim. Annem de babam da bizi doğru düzgün yetiştirmek için canını dişine taktı. Onları töhmet altında bırakmadan, kendimi de suçlamadan bunun yalnızca ve yalnızca kardeşimin hatası olduğuna inanmak için ne yapabilirim bilmiyorum.  
----
not: hiçbir ek zorluk kullanmadım
alakasız not: öyküyü daktilo tuş sesiyle yazdım epey havaya sokuyor :D şurada bedava uygulaması var 
23 Ağustos 2015 Pazar 0 comments

Felsefe Taşı



Bir zamanlar bir plazanın kırk ikinci katında mesleği telefonları açıp hattın diğer ucundaki insanlar ne kadar kaba olurlarsa olsun onlara kibar cevaplar vermek olan Nihat adlı bir adam çalışıyordu. İşini sevmediği gibi yaşadığı ülkeyi ve o ülkenin insanlarını da sevmiyordu. Bir tanecik anacığı ve babası vardı. Koca adam olmasına rağmen hâlâ onlarla yaşıyor olmaktan mahcubiyet duyardı. Ama ne zaman ayrı ev mevzusunu açacak olsa aklına annesinin nefis yemekleri gelirdi. Boğazından sıcak aş geçtiği, faturaları babasının ödediği bu evde tek çocuk olarak yaşamaktan gayet memnun olduğunu fark ederdi. Ama babası şimdiden bilinmeyen gelecekteki torunları için endişelenmeye başlamıştı. Oğlunun biraz daha sorumluluk sahibi olmasını istiyordu. Ayrı eve çıkması için akşam yemeklerinde azar azar imalarda bulunuyordu. Nihat babasının mesajını gayet net alıyordu ya rahatını bozmak da istemiyordu. Ama kayıtsızlığını koruyamadı daha fazla. O akşamki iğnelemeler başlamadan önce yemekte ayrı eve çıkmayı düşündüğünü söyledi. Annesi hiç hesapta yokken Nihat’ın bu düşüncesine hararetle karşı çıktı. Oğlu gittiğinde yalnız kalacağını düşünüyordu. O güne kadar hayatı boyunca beraber olacaklarını düşünüyordu, kafasında başka bir ihtimal yoktu. Bu fikre alışma sürecindeyken komşuları aklına karpuz kabuğu düşürdü: Hala şansınız varken bir çocuk daha yapsanıza, evinize neşe gelir biz de bebek severiz.


Her gün birilerinin öldürüldüğü, kadınların tecavüze uğradığı, akla gelmeyecek pis şeylerle dolu bu dünyaya bir kız kardeşinin geleceğini öğrendiğinde oturup ağladı Nihat. İş yerinde telefonun karşısındaki insanlar gün geçtikçe kabalaşıyor, tanımadıkları bir insanın annesine küfürler savurmakta hiçbir beis görmüyorlardı. Haberler giderek kötüleşiyor, gazetelerin ölülere ayrılan sütunları ölülerle beslene beslene genişliyordu. Kardeşinin geleceğine endişelendiği için tüm kötülükler Nihat’ın gözüne daha hızlı, daha keskin ve daha belirgin şekilde görünüyordu. Yolunun üzerine kötü yola düşmüş kadınlar çıkıyor, gözlerinin önünde kapkaçlar cereyan ediyor, sokağın ortasında eşlerini döven adamlarla karşılaşıyordu. Kafasını başka konulara yöneltebilmek için yere bakarak yürümeye, televizyon izlemeyip gazetelere bakış bile atmamaya başladı Nihat. Onların yerine işi bırakıp kitaplara sardı.


Bir gün kütüphanede her zamanki raflara bakarken daha önce görmediği bir kitap gördü. Simya hakkındaki eski bir el yazmasının üzerine yakın zamanda yazılmış bir kitaptı. Tek lokmada bitirdi kitabı. Ardı sıra simya hakkındaki tüm kitapları okumaya başladı. O büyülü dünyaya girince Nihat’ın kafasında şimşekler çakmıştı. Ölümsüzlük ve sonsuz hayat sağlayacak felsefe taşı bir bebeğin büyümesini de engelleyebilirdi. Kız kardeşi hayatı boyunca masumcacık bir bebek olarak kalır, kendini onu tüm kötülüklerden korumaya adayabilirdi.

Bu sebeple harıl gürül okumaya bir yandan da civa, sülfür, kehribar, abanoz gibi işine yarayabilecek maddeleri edinmeye çalışıyordu. Tabi ki felsefe taşının belirli bir tarifi yoktu. Kadim bilgeler felsefe taşının herkesin baktığı ama çok az kişinin gördüğü bir şey olduğunu söylüyor, kimisi de onun mecazi bir anlatım olduğunu altındaki ruhani imgeleri anlamanın gerekli olduğunu yazıyordu. Ama Nihat kardeşinin doğmasına aylar kalmışken simyayı bir amaç değil araç, kendini de  yalnızca malzemeleri karıştırarak felsefe taşını elde edebilecek bir aşçı gibi görüyordu. Kapısını sımsıkı kilitlediği odasında kimyadan yalnızca amaç yönünde ayrılan çalışmalar yapıyordu. Annesininse karnı burnuna gelmek üzereydi. Komşulara uyarak hamile kalmaktan çoktan pişman olmuştu, üstüne oğlunun delirişini izliyordu.  
Sonra şöyle oldu, bebek erken doğdu. Çiçek gibi bir kızcağızdı, adını Çiçek koydular. Pek sağlıklı olduğu söylenemezdi. Gözlerinden biri işlevsizdi. Doktorlar büyüyünce anlaşılır başka neleri olduğu gibi şeyler söylediler, pek umutlu değillerdi. Yoğun bakıma girmesi gerekti birkaç kere. Anne ve babası umudunu kesmedi hiç. Çiçek de anlamış olmalı hayata tutunmaya devam etti. Alabildiğine kırılgan. Nihat da çalışmalarını bitirdi Çiçek iki yaşına geldiğinde. Annesinin bakmadığı bir aralıkta kardeşinin ağzına tıktı felsefe taşını. Çiçek o günden sonra on yıl daha yaşadı ama iki yaşından ileriye gidemedi. Doktorların öngördüğü büyüdükçe anlaşılacak sorunlardan biri bu muydu bilinmez ama Çiçek’in ne boyu uzadı, ne yüz şekli değişti, ne aklı gelişti, ne doğru düzgün yürüyebildi, ne de doğru düzgün konuşabildi. Nihat başarması durumunda neler olabileceğini hiç hesaba katmamıştı. Annesi yaşlanıyordu, babası yaşlanıyordu ama bebek bir yaş bile yaşlanmıyordu. Kendini sorumlu gördüğü için bebekle ilgilenmeye çalışıyordu ama bir ömür boyu her alışverişinde bebek bezi alması gerektiğini düşündükçe tüyleri diken diken oluyordu.
En sonunda Çiçek öldü. On iki yıl yaşamış, iki yaşına kadar gelebilmişti. Felsefe taşını bulamadığını kardeşi ölünce anladı Nihat. Hatta kardeşinin hastalığının bilimsel bir ismi de vardı ama bunu hiçbir zaman öğrenmek istemedi. Yine bir gökdelenin bu sefer on beşinci katında bir iş buldu. Ayrı eve çıktı. Anne babası öldü. O da yaşlanıp ölmeyi bekliyor.

-----
Not: Üçüncü kısıt uygulanmıştır. alistirma.tumblr.com
16 Ağustos 2015 Pazar 0 comments

Patırtı



Adamın bir çocuğu, çocuğun bir babası vardır. Geceleri büyük bir iş yerinde güvenlik görevlisi olarak çalışır. Belinde silahı ve sopası vardır. Çocuğun yaramazlıklarına sinirlendiğinde elini götürdüğü yerde asılı dururlar. Sabahları eve erkenden gelir ve hemen yatar. Eve geldiğinde çocuk televizyon izliyor, annesi de uyuyor olabilir. Babası kıyafetlerini çıkartıp da pijamalarını giymeden önce silahını ve sopasını yatak odasındaki şifonyere koyar. Çocuk kapının aralığından dokunması kesinlikle yasak olan eşyalara bakar. Eğer annesi uyuyor olur da babası da uykuya hızlıca dalmışsa gizlice içeriye girer ve silahı eline alır. Onu aheste aheste babasına doğrultur. Ağırbaşlı bir korku duyduğu bu aletin içinden çıkacak bir kurşunun babasına isabet ettiğini ve kulağından aşağı kanlar aktığını hayal eder. Bu hayalinden veyahut bu hayalin hoşuna gitmesinden suçluluk duyar. Silahı aldığı yere koyarak annesinin kollarına atlar. Onu uyandırmak için fısıltıyla “anne acıktım” filan der. Babasının uykusunun en hafif zamanlarıdır, uyanırsa öfkeyle azar çeker. Uyanmazsa annesiyle baş başa yapacakları kahvaltı can sıkıntısı olmadan geçer. Babasının yatağında ölü bir şekilde yattığını düşünür annesinin hazırladığı reçelli ekmekleri yerken. “Beni hâlâ seviyor musun” der annesine, babasını gerçekten öldürmediğini unutup. “Tabi ki” der annesi, çocuğun bu soruyu sık sık sormasının sebebini kendisinde arayarak. Sevgisini gösteremediğini düşünür ve oğlunun yanağına kocaman bir öpücük kondurur. “Sen benim her şeyimsin” der oğluna. “Her şeyin mi” der çocuk, kafası karışmıştır. “Her şeyim.” Çocuk bu cevabı alınca babasının öldüğüne iyice emin olur. Gururlanarak annesine bakar. “Peki işe gidecek miyim” diye sorar. Öyle ya babası her gün işe gitmektedir. Annesi oğlunun neyi kastettiğini anlamadan “büyüyüp kocaman adam olunca gideceksin tabi” der. Çocuk büyüyüp de kocaman adam olmaya daha çok vakti olduğunu düşünerek sevinir. Böylece oyuncaklarıyla oynamaya ve çizgi film izlemeye devam edebilecektir. Kahvaltısını bitirince hemen oyuncaklarına koşar. Babasını gönül rahatlığıyla unutmuştur artık. Oyuncak askerlerini savaştırır, arabalarını yarıştırır. Annesinin ara sıra yanına gelip şşşlamalarına anlam veremez. Ta ki babası elinde silahıyla kapıda belirene kadar. Annesi feryat figan eder, el kadar çocuğu nasıl tehdit ediyorsun gibi şeyler söyler ama tüm kelimeleri birbirinin içine geçmiştir, anlaşılmaz. “Uyurken bu evde ses çıkmayacak demiyor muyum ben” diye gürler baba, annesine bulaşıkları yerleştirirken de dediği gibi. Sus pus olur çocuk. Gözünü silahın namlusundan ayırmaz. Babasının hâlâ canlı olmasından dolayı duyduğu hayal kırıklığı gözlerinde yaş olarak zuhur eder. Baba yatağına dönünce annesi oğluna sımsıkı sarılır. “Baban sana asla zarar vermez korkma tamam mı” gibi kendi de inanmakta güçlük çektiği tesellilere kalkışınca çocuk omzunu silkeleyerek annesini kendinden uzaklaştırır. Televizyonun sesini kısarak akşama kadar çizgi film izler. Maalesef ki akşam yemeği birlikte yenmektedir. Yontulmamış bir iştahla yemeğe girişen babasına bakmak bile çocuğun iştahını kaçırır. Kuş kadar yiyip kalkar sofradan. Yemekten sonra bir an önce babasının hazırlanıp da evden çıkmasını bekler. İçi kıpır kıpır olur kapanan kapının sesini duyunca. Yatak odasına koşar ve babasının yerine yatar. Hemencecik de uykuya dalar. Annesinin üstünü örtüşünü ve yanına kıvrılışını bilinçli olmayan bir mutlulukla karşılar. Babası daha beş altı saat boyunca ölü olacaktır.  

-----
Not: Yalnızca birinci ek kısıt uygulanmıştır veyahut uygulanmaya çalışılmıştır. alistirma.tumblr.com 
2 Ağustos 2015 Pazar 0 comments

Kaisa

Merhabalar bu öyküyü okumadan önce ya da okuduktan sonra muhtemelen bir sonraki Post Öykü sayısında yayınlanacak olan nişanlım Emre Ergin'in Jazemin ve Nasab isimli öyküsünü okursanız daha güzel olur çünkü atmosferini çaldım.
---
   Adım Kaisa. Beni daha önce duyduğunuzu sanmıyorum. Varlığımı duyurmayı beceremediğim bir hayatım oldu. İlk doğduğumda beni özürlü sanmışlar. Hiç ağlamamış ve gözlerimi haftalarca açmamışım. Ağlamayan bir bebek doğurduğunu gören annem bunun uğursuzluk getireceğini düşünmüş ve günlerce benim yerime ağlamaktan bitap düşmüş. Ha öldü ha ölecek diyerek gözlerimi açana kadar da ismimi koymamışlar.
   Babamın evliliğim dışında benimle gurur duyduğu en ufak bir şey olmadı. Aklı fikri ablam ve kız kardeşimde olmuştu hep. Annem okuması yazması olmayan bir köylüydü. Üç kollu bir genibozuk, aynen benim gibi. Onun üçüncü kolu hiç hareket etmezdi, fazlalık olan kolunu giysilerinin altından karnına sıkıca bağlardı. Uzaktan bakınca iki kolluymuş gibi görünürdü, hep o uzaktan göründüğü gibi olmasını dilerdim. Ama insan hızlı öğreniyor, bu konuda tek kelime etmemem gerektiğini daha küçükken öğrenmiştim. Aile içinde itilip kakılmamın sebebinin bebekken geç ağlamam ya da gözlerimi açmaktaki inadım olmadığını anlayabiliyordum. Ailede hepimiz üç kolluyduk ama beni itip kakmalarının sebebi bir elimde altı parmak olması, ablamın ve kardeşimin ellerininse kusursuz olmasıydı. Hatta ablam yalnızca yemek yemek için de olsa üçüncü elini de kullanabiliyor olmasıyla tuhaf bir şekilde gurur duyardı. Ablam ve kardeşimin rahatça yatabildikleri divanları vardı, halbuki Kaisa’nın bünyesi sağlamdır diyerek beni yere yatırırlardı. Evde sürekli ablamın güzelliğinden bahsedilir, yüzünün kırmızılığının geçmemesi için önüne yemekler yığılırdı. Bana yiyecek bir şey kalmadığında da Kaisa’nın bünyesi kaya gibidir derlerdi. Ablam ve kardeşim semirdikçe semirdiler. Bizim köyde kilo aldıkça güzelleşilir bu yüzden kabiledeki tek iki kollu erkek benimle evlenmek isteyince herkes çok şaşırdı. İnsanların aşağılayıcı bakışlarına haset de eklendi. Yaşıtım kızlar yolumun üzerine çıkıp Zarha’yla evlenirseniz çocuklarınız dört kollu olsun diyerek lanetler savuruyordu. Bebekken gözlerimi dünyaya kapadığım gibi tüm lanetlere ve beddualara kapamıştım algılarımı. Evdeyse birden değerim artmıştı, arada ablamın divanına yatırıyorlardı, en güzel peynirleri önüme seriyorlardı. Babam da başlarına kalacağını düşündüğü kızını köyün en seçkin adamına vermiş olmasının sevincini yaşıyordu. Ama düğünüme gelme gereği bile duymadı. Haftalar sonra çığırtkanın çağrısı üzerine köy meydanına koşturduğumda beş ayaklı bir atın üzerinde babamı iki kollu görünce anladım nedenini. Altıncı parmağımla ona ne kadar eziyet etmiş olduğumu da o an anladım. Anlatmaktan sıkılmadığı gençlik maceralarındaki prenseslerin, değerli taşların isimlerini neden bana değil de ablam ve kardeşime koyduğunu da o an anladım.
---
alistirma.tumblr.com
Posted via Blogaway

Posted via Blogaway
28 Temmuz 2015 Salı 0 comments

Deyimler

Tüm bu öyküleri paylaşırken eskisi gibi blog yazmayı özlediğimi fark ettim ve işte bir blog yazısıyla karşınızdayım. Size bu yazımda aile içinde klişeleşmiş ifadelerimizi anlatacağım. Bilmiyorum herkeste mi böyle ama özellikle çocuklar arasında ağıza sakız olmaya çok müsait bazı cümleler, kelimeler veya söz öbekleri mevcut. Bir kere kullanmayagörelim hemen hepimiz kullanmaya başlarız. Kendimize ait deyimler sözlüğümüzü filan oluşturabiliriz sanırım. Bir kısmı hayal gücü ürünüyken bir kısmı animasyonlardan filan çalıntı olabiliyor. Bunlar neler? Başlıyorum.

KÜAPAKÛ
En basitinden bir başlangıç yapmak için bunu seçtim. Birçoğumuzun bildiği bir ifade olan kapak'tan başka bir şey değil. Yazı dilinde geyik amacıyla qapaq olarak yazılmaya başlanmasıyla konuşma diline aktarımında da q harfinin belirtilmesi ihtiyacına yönelik olarak ortaya çıkmıştır.

BU HAYATIMDA DUYDUĞUM EN KOMİK ŞEY
"Bu söylediğin şey komik değil ve komik olma çabanı takdir etmiyorum." anlamına gelmektedir. Karşıdakini özellikle incitme amacı taşıdığından ortamın buna uygun olmasına dikkat edilmelidir. Aksi halde kaba bir cevaptan daha çok anlam taşır ve kalp kırıcı bir cevap haline gelir.

ONU DA DİĞERİNİN YANINA KOYALIM
Aslı Köpekbalığı Hikayesi'ne ait olan bu replik zaten sahip olduğumuz hediyeler aldığımızda hediyeyi alan kişiye duyurulmadan kısık sesle söylenir. Söylendikten sonra iki heceyi geçmeyecek şekilde hehe diye gülünür hemen ardından da acıma ve kendinden tiksinme vurgusuyla aaaay denir.


BİR TANE DAHA MI
Bunun da kökeni Sevimli Canavarlar isimli animasyondur. İstenmedik veya can sıkıcı bir şeyle üst üste muhatap kalınınca filmdeki vurgularla söylenir. Örneğin bir güve öldürdünüz ikincisi çıktı, ikinciyi öldürdünüz üçüncüsü çıktı artık gönül rahatlığıyla bağırarak BİR TANE DAHA MI diyebilirsiniz. 


SİNESTEĞZİİĞ
Kelimenin kökeni sinestezi olmakla beraber genel olarak karşıdakinin algısal bir deneyimi tuhaf bulunduğunda söylenir. Yumuşak g'ler olabildiğince vurgulanır ve söylenen ne kadar garip bulunursa son hece o kadar uzatılır. Bunun hakkında bir zamanlar ilk iki görsel arasındaki paragrafta şunları yazmıştım.  

KALP CELLATI
Arabesk bir havası olan bu söz öbeğinin anlamı bal gibi ortada. Kalbinizi ciddi ciddi değil de şakacıktan kıran birine şakacıktan söyleyebilirsiniz. Ciddi olarak söyleseniz de kimse ciddiye almaz gerçi. 

AYEMİN KALBİNE NE OLACAK
Diğer kalp göndermeli ifade gibi bu da en küçüğümüzün dilimize kazandırdığı bir ifade. Üstelik nağmeli. Ama notalarını çıkartamadığım için ne şekilde söylenmesi gerektiğini anlatamayacağım. Ayemin'den kasıt I'm. Pratikte benim kalbime ne olacak demek oluyor. Yine az biraz incinildiğinde kullanılabilir.

19 Temmuz 2015 Pazar 0 comments

Anıtmezar

Birinci Sahne
Burada öylece uzanmış yatıyorum. Gözlerimin etrafı terliyor, ağlamıyorum. Burayı tanımıyorum. Başımın üzerindeki pembe cibinlik benim değil. Üzerinde pırlantalı taçlar olan şu komidin benim değil. Giydiğim şu süslü pijama, ellerimden gelen gül kokusu, hiçbiri, hiçbiri... Burada bu halde ne işim var bilmiyorum ama her şeyi olduğu gibi bırakmam gerektiğini biliyorum, o yüzden bırakıyorum. Ve her şeyi olduğu gibi bırakmam için hiçbir şey yapmam gerekmiyor. Ben de hiçbir şey yapmıyorum. Yorgunum. Öyle yorgunum ki ölmüşüm sanmışlar da beni gömmüşler de ben de tabuttan ve yedi kat toprağın altından tırnaklarımı kanata kanata çıkmışım da gelip her şeyi pembe olan bu odadaki prenses yatağına uzanmışım da uyumaya çalışıyormuşum gibi.

İkinci Sahne
İçeri bir adam giriyor. Kim olduğunu merak etmiyorum. Kim bu adam. Hâlâ uzanmış yatıyorum. Hâlâ her şeyi olduğu gibi bırakmaya kararlıyım. Bekliyorum. Ama endişelenmediğimi söylesem yalan olur. Adam odadaki dolaptan pembe çiçekli bir örtü çıkartıp üzerime örtüyor sonra da ışığı kapatıyor. Örtünün sıcaklığını duymuyorum ama üşümüyorum da. Yalnızca battaniyenin ağırlığını hissediyorum.

Üçüncü Sahne
Güzel bir yaz sabahı. Pembe elbisemi giyip mutfağa koşuyorum. Yemek masasında barbiler uzanmış yatıyor. Onlara oturmalarını söyleyince kalkıyorlar. Annem bize yumurta pişirmiş. Bir lokma ben yiyorum bir lokma Şeli bir lokma da Keli. Sonra Keli’ye misafirliğe gidiyoruz. Çay içip kurabiye yiyoruz ve elbiselerimiz hakkında konuşuyoruz. Babam işten gelince Keli’yle Şeli’ye veda edip babamın boynuna sarılıyorum. Boncuklu bir bileklik almış bileğime takıyor. Yakışmadı dersem yalan olur. Akşam uyumadan önce onu başucumdaki masaya koyacağım.

Dördüncü Sahne
Kimim ben. Hayatım geceden ibaret. Gündüzü olmayan bir yerdeyim. Geceleri bir kadın ve bir adam yanıma gelip beni kontrol ediyor, buna artık alıştım. Arada ağlıyorlar buna da alıştım. Yanıbaşımdaki komidinin üzerindeki giderek artan sayıdaki taçlara, bileziklere ve kolyelere de. Pembenin hakimiyeti de beni eskisi kadar korkutmuyor. Duvardaki kaşsız kızın bana her daim ürkütücü gülücükler atıyor olmasına da alıştım sayılır.

------------
Not: Hiçbir ek zorluk kullanmadım. alistirma.tumblr.com
28 Haziran 2015 Pazar 0 comments

Korsan

   Oradan oraya savruluyoruz rüzgâr şiddetini arttırdıkça. Yelkenlerle boğuşuyoruz. Saçlarımız gemimizin kaybolan bayrağı yerine dalgalanıyor. Tahta bacağım ve kanca elime rağmen güvertede koşturup mürettabata emirler yağdırıyorum. Karşıdan bir savaş gemisinin geldiğini söylüyor direğin üstündeki gözlemci. Topları ve kılıçları derhal hazır etmelerini söylüyorum. Hepsi hay hay kaptan diyerek yerlerine koşturuyor. Şiddetli bir dalga vuruyor gemiyi, içleri içme suyu dolu fıçılar ayaklarımızın altında yuvarlanıp denize düşüyor. Bu çatışmayı kazanmazsak öldük sayılır. Karşıda görünen gemi bizimkinin iki üç katı boyunda. Sıra sıra dizilmiş toplardan gelen barut kokusu denizin kokusunu bastırıyor. Hazır ol ve ateş! Gemiler birbirine yaklaşırken toplar atılıyor.

— Allahu ekber allahu ekber

   Zafer bizim olacak. Attığımız toplar ciddi hasarlara neden oluyor. Karşı gemiyi yağmalamak üzere oraya koşturuyoruz. Elimizde kılıçlar, önümüze geleni kesiyoruz. Bizim için en önemlisi içme suyu, fıçılara davranıyoruz hemen. Sonra erzak deposuna dalıyoruz. Bir çuval hurmayı ve pideyi kendi gemimize alıyoruz. Dalgalar yavaşlıyor etrafı derin bir sessizlik kaplıyor. Zaferimizin tadını çıkararak yemeklerimizi yiyoruz.

— Bu akşam teravih namazına gelecek misin kuzum? Bak Sirkeci garına da götürürüm seni o kara treni görmek istemez misin ha?

   Dünyanın tek tren korsanı benim. Ve dünyanın tek tren gemisi bana ait. Simsiyah ve yüzlerce vagonu var tren gemimin. Altında tekerler yok ama rayların üzerinde gidebiliyor. Ve denizdeki tüm gemilerden daha hızlı. Tüm gemileri yağmaladıktan sonra sıra trenlere gelecek.

— Bana macun da alacak mısın?

---------------
Not: Ek zorluklardan birincisini kullandım. 8 kelimeden 4'ü: Hurma, pide, teravih, namaz
Siz de bu alıştırmalara katılmak isterseniz http://alistirma.tumblr.com adresine bir göz atın.



Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;