6 Kasım 2014 Perşembe 1 comments

Köknarlar ve neler neler

 Ayladır süren koşuşturmacalar, yerin bin kat dibindeki tekerlekli konserveler arası mekik dokumalar, motor sesleri, egzoz bulantısı, sürekli o ses -arabalar, arabalar, arabalar-, üst üste binalar -burada kimsenin beni duymayacağı hiç mi hiçbir yer yok ve hüzünlü kabulleniş, şu çirkin apartmanın dibine oturup ağlamak, duyan duysun şu an etrafım çepeçevre sizinle doluyum, kaçamıyorum, defolun- 

 Sonunda kaçılacak yer buldum, bayanlar baylar karşınızda Atatürk Arboretumu. İstanbul'da böyle bir yer bulabileceğimi hiç sanmıyordum, üstelik ulaşımı da kolay. İçeri yiyecek içecek almadıkları için çer çöp yok. Hafta içi gittiğim için olsa gerek bomboştu, şansıma hava da güzeldi. Vizeler henüz başlamamışken ve yapraklar tamamen dökülmemişken gitmek istedim, iyi ki gitmişim. Arada kuş sesleri duyuluyor, yürürken ezilen yaprakların hışırtısı, rüzgarın yaprakları savuruşu... Bir ağacın dibine oturup kitap okudum, yaprakları izledim ve  doya doya nefes aldım. Çok şükür. Bir yerden sonra daha ileri gitmeyin kaybolabilirsiniz uyarısı vardı, tabi ki daha ileri gittim kaybolursam nasıl hayatta kalacağımı düşündüm. Akça ağaç yemişini tattım. Bir de yabani çitlembik. Akça ağaçınki fena değildi ama çitlembik berbattı aslında çitlembik olup olmadığından bile emin değilim. Bir de sanki Sena her gördüğü ağacı merak ediyor ona bir iyilik yapalım diye düşünmüş ve ağaçların diplerine isimlerinin yazılı olduğu levhacıklar koymuşlar. Orada birkaç hafta geçirsem ve tüm ağaçların isimlerini öğrensem keşke.     













Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;