12 Nisan 2014 Cumartesi 0 comments

oh, hi there

 Zaman diyerek başlamak istiyorum, bu kelimeyle başlamak istedim. Özgürlüğümüzün kölesiyiz şayet irade varsa. Haftalarca üzülüp kendini toplanmayacak hale getirecek bir şeyler olduğunu sanmıyorum. Belki kırmızı bir plastikti ve onu kuma çevirdi avcunun içinde. Rüyalar, anlatır. Beni anlatma gücünden mahrum göstererek bir kat daha aciz hissettirdiği için kızgınım aslında. 
 Ölümün türlü türlü yolu var. Ölmek bu kadar kolayken nasıl bu kadar kalabalığız bazen anlamıyorum. Bileğe doksan derece çizilmiş bir oluk. On katlı bir apartmanın penceresi. Bir lira altmış kuruştan bir kutu tiroid ilacı. Birler ve sıfırlar. Varsın ve yoksun. Kendine deli denmesinden korktuğu için sıkıntılarını kimseye anlatmayan bir deli gibi hissetmek duygusuna hepimiz aşinayız öyle değil mi? Bu soruma hayır deyip lütfen beni yarı yolda bırakmayın. En son ne zaman canlı canlı korktunuz? Korkunun tüm o kesmeye kıyamadığınız damarlarınızda dolandığını hissettiniz? Kafanızda da bir kalp varmış gibi küt küt bir ritm hissettiniz? Nerede o çocukluk horozlanmaları? Ben Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmam. Ben çocukken bir horozmuşum, sizin de öyle olduğunuzu varsaydım. Affınızı diliyorum. 
 Daha fazla görünür olmak istemiyorum. Bu belki bir veda yazısı (kimin umrundaysa) belki değil (hâlâ umrunuzda değil biliyorum). Gerçek hayatta görünmez olmayı başarabildim. Size bunun tarifini vermemi beklemeyin ama başardım. Ben bir ses kaydı olabilirim. Gelişmiş algoritmaya sahip bir yapay zeka. Pekala. Şu alttaki resmi de bir arkadaşım çizmiş olabilirdi. 



 Gerçekten mutsuz insanlara haksızlık ediyorum. Son sözüm de bu olsun. Bugünlük uyuyacağım. Yarın uyanacağım ve görünmezlik gücümle nerede olmak istiyorsam orada olacağım. Si yu leytır sör or madam.
6 Nisan 2014 Pazar 0 comments

Coraline neden gerçek olamaz

 Sıradan kelimelerle acımasız bir cümle kurdum. Duruyor hâlâ. İnsan yalnızdır. Bugün bunu öğrendim. Kararı başkasına bırakma kararı bile yalnızca kendi iradesine bağlıdır. İnsanın iradesi sağlam olmalı. Varlığını konumlandırırken sağlam durmalı. Şu an ne kadar didaktik hissettiğimi bilemezsiniz. 
 Nerede, ne zaman doğduğumuzu değiştiremiyoruz. Peki ya bunu değiştirebiliyor olsaydık? Peki ya bunu değiştirebilecek olsak? Tövbe estağfurullah diyelim de yok yere tehlikeli sulara kulaç atmayalım. Öyle değil mi sevgili okur?

 Yeni evimizde gizli bir kapı bulduk. Gizeme olan inancımı kaybettiriyor ama evet eğilerek girilebilen bir dolabın içinde gizli bir geçit var. Çatı arası gibi bir yer. Uzun ince bir koridoru andırıyor. Tavanın eğiminden dolayı ancak iki büklüm durulabiliyor içeride. Annemler orayı kiler yapmaya karar verdi. Babam yere ahşap desenli bi muşamba filan serdi, içeriye lamba taktı. Kiler gibi kullandığımız oturma odasını kutularla gizli oluğa taşımaya başladık. Giriş çok büyük olmadığı için işimiz pek de kolay değil. Henüz bitirmiş de değiliz. Sanki yeni taşınmışız gibi dağıldı etraf. İnsana iğreti bir misafirlik havası veriyor etrafta koli görmek. Gizem dolu gizli odayı nasıl kiler yaptık isimli canlı bir parodiye şahit oluyorum. Coraline'ı bir kere daha izleyeceğim başka türlü bu moralim düzelmez. 


1 Nisan 2014 Salı 0 comments

Gog - Kayıp Sayfa

Büyükada ziyaretlerimden birinde sahilde bir kayanın altından Mr. Gog’un olduğunu tahmin ettiğim bir günlük sayfası buldum. Bunu teyit etme imkanım olmadı ama yine de paylaşma gereği duyuyorum. 
31 Mart 1936
İstanbul   
   Seyyahların öve öve bitiremedikleri İstanbul’u görmek için doğrusu pek az para harcadım. İstanbul Marmara Deniz’inin ortasında kalmış yarım adayı andıran bir şehir. Avrupa’da olduğu gibi binalarla kuşatılmış. Yine de buradaki kadar çirkin binaları ne Avrupa’da gördüm ne başka yerde. Onca yolu sırf bu kalabalık şehri görmeye geldiğimi düşününce canım sıkıldı. İtalyanca bilen bir Türk rehber tuttum ve ona İstanbul’da neler yapılabileceğini sordum. Adı Mehmet olan rehberim bana mutlaka vapura binmemi ve vapurun peşinden kanat çırpmaktan yorulmayan martılara simit atmam gerektiğini söyledi. Yapacak başka da bir işim olmadığından belki hoşuma gider umuduyla vapura binmeyi kabul ettim. Mehmet bana yol gösterme görevini üstlenmişti. Benden çok az  para istedi ve bunun vapura binmek için gerekli olduğunu söyledi. Ona isterse yat alabileceğimizi söyledim. Böylelikle otobüs bekler gibi vapur bekleyen zavallı insanların arasına karışmayacaktık. Mehmet bu teklifime karşı çıktı ve martıların küçük yatların peşinden uçmadığını söyledi. İyice canım sıkılmaya başlamıştı, yine de Mehmet’e istediği parayı verdim. Bekleme salonuna girdik on dakika sonra düdüğünü öttüre öttüre büyükçe bir vapur iskeleye yanaştı. Vapuru gören insanlar kapıyı zorlamaya başlamıştı, hepsi bir an önce kendilerini gemiye atmak istiyor gibiydiler. Acele etmelerinin bir şeyi değiştirmeyeceğini düşünüp bıyık altından güldüm, çünkü vapurun kalkış saati belliydi. Bu, İstanbul’da yüzümü güldüren tek olaydır.
   Mehmet’le güverteye çıkıp oturacak bir yer bulduk. Uzun zaman var ki hiç bu kadar kalabalığın arasına girmemiştim. Çaycılar ve simitçiler yolcuların arasında dolaşıyor ve iyi de satış yapıyordu. Hem acelesi olan hem de bu kadar keyif düşkünü insanlar bana insanların her yerde aynı olduğunu hatırlattı, iyice umutsuzluğa kapıldım. Mehmet simit almamız gerektiğini söyleyene kadar aklımdan felsefeci dostlarımın insanlar hakkında ne kadar umutvari konuştuklarını geçiriyordum. Daldığım hülyadan çıktım ve üstüne susam serpilmiş bir hamurişi olan simitlerden iki tane aldım. Vapur hareket etmeye başlayınca gerçekten Mehmet’in dediği gibi bembeyaz gövdeli martılar vapurun peşine takıldı. İçimden bir anlık bir merhamet dalgası geçti. Elimdeki simitten Mehmet’in yaptığı gibi bir parça koparttım ve martılara doğru fırlattım. Martılardan hiçbiri attığımı yakalayamadı ve simit parçası denize düştü. Bardağı taşıran son damla bu olmuştu. Mehmet’e simitçiyi yanıma çağırmasını söyledim. Korka korka yanımdan ayrıldı. Bir süre sonra simitçiyle geldiler. Tüm simitleri satın almak istediğimi söyledim adam kabul etti ama bir mana veremediği çok belliydi. Simitlerin parasını fazlaca para vererek ödeyeceğimi söyledim, sonra ona simitleri parça parça kopararak martılara atmasını ve en ufak parçasını denize düşürmemesini söyledim. Paranın yarısını başta verecektim ve her düşen parçadan ücreti düşecektim. Simitçi anlaşmayı kabul etti, simitleri parçalayarak martılara doğru atmaya başladı. Kimisini ustalıkla martıların gagasına atıyor kimisi de denizi boyluyordu. Denize parça düştükçe simitçimiz bir of çekiyordu. Vapurdaki herkesle beraber bu gülünç manzarayı izledim. İşin aslı martılara simit atmayı söylendiği kadar da zevkli bulamadım.

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;