22 Şubat 2014 Cumartesi 0 comments

Yüz

Tramvay
   Ağlayasım vardıysa da tuttum kendimi. Zayıflığımın vücudumun ötesinde olduğunu görmesini istemediğimden. Türk filmi olsaydı mendilimi pencereden sallayarak doya doya ağlardım. Sonra da düşünceleri bile bastıran lokomotifin gürültüsünde burnumu fışır fışır silerdim, benim gibi aciz görünümlü kadınlarla dolu olurdu kompartıman. Birbirimizin kollarını okşardık ne dediğimizi bilmeden tesellilere kalkardık filan. Yok yok. Topuzumdan utanırdım ağlasam. Kendime güvendiğimi ilan eden ses tonumdan. Güzel olmak için makyaj yapmama gerek yok ama bakın ne kadar da sade bir makyajım var imajımdan. Gözlerimdeki pırıltı iyi görünsün diye kirpiklerimi kaşlarıma değecek kadar kıvırmıştım. Bu gözlerde bir gram acziyet görebilir miydiniz? Hayır hayır, katiyen. Görüp görebileceğiniz yıkılmadım ayaktayım tebessümü ve görüşürüz kendine iyi bak baş selamıydı. Beni buraya kadar uğurlayan bu adamı son kere gördüğümü bilmiyor muydum? Bilmiyordum. Görüşürüz dedikten sonra ikimiz de susmuştuk “ölümlü dünya, belki görüşemeyiz hakkını helal et” demişti. Budala seni, aptal, aptal. Helal olsun’a yakın bir şeyler mırıldandım. Kapılar kapanmadan da kendimi içeri attım. Haftasonunun kalabalık itiş kakışında tutunacak yer bulduktan sonra pencereden ona el salladım ama mendilsiz. Ağlayacak olsam o anda yaşa sümüğe karışmıştım ya tuttum kendimi.  

Sandalye
   



İlk iş günü. Benim için ne ifade etmeli? Yıllarca uğraşmalarımın sonucu bu sandalyeye oturmak. Tebrikler çok rahattır kendileri. Üzerine oturup üç yüz altmış derece turlara çıkabilirsiniz, o ne demekse. Dişimi sıktım hızlı hızlı bitirdim günü. Zaten ne nerede kim nedir gibi şeyleri öğrenmekle geçti zaman. “Neyle meşgulsünüz?” “Efendim kendi ayaklarım üzerinde durma sanatını icra ediyorum.” “Ooo ne ala ne ala, kesin yalnızlıktan ölüyorsunuzdur” “Ne münasebet!” Birazdan çantamı toplayıp bu uzun binanın dibinden dışarıya sızacağım. Ev dediğim tek göz bir daireye gidip rahat olmayan bir sandalyede yemek yiyeceğim. Belki babamı ararım ve biraz laflarız. Kız kısmının neyine çalışmak, çok istiyorduysan öğretmen olurdun, müstehakını bulmuşsundur inşallah filan der. Kıkırdayarak gülerim, mutluyum sansın. İş yerinde millet iyice gevşedi. Koca koca adamlar birbirine kağıttan uçak yapıp atma kıvamına geldi. Biraz samimi davranacak olsam tepeme çıkarlar, bilirim böylelerini. Sohbetlerine kıyıdan köşeden dahil olmamak için telefonumu çıkarttım, yansımasından kendime bakadurdum. Bu şeye boşuna siyah ayna demiyorlar. Ekrana birden abimin resmi geldi. Ellerimden kanımın çekildiğini hissettim. Telefonu telefon gibi titreyerek kulağıma götürdüm. İlk iş günümün bana ne ifade ettiğini söyleyim mi? Söylemesem daha iyi.

Merdiven

   Ekmek alma görevi yıllarca benim oldu. Önceden evin küçüğü olduğum için gönderirlerdi. Babam sonradan abin alsın dediyse de bu görevi iyice benimsediğim için bırakmadım. Seneler sonra aynı eve aynı ama farklı kişilere ekmek almak için aynı fırına gitmiştim. Elimde ekmek poşetiyle yılların alışkanlığıyla büfeden babamın gazetesini alırken dehşete düştüm. Tutamadım kendimi ağlamaya başladım. Gazeteyi eve götürmeye ne lüzum vardı? Şuracıkta apartmanın girişine bıraksam ne olurdu? Merdivenlere oturup gözlerimin kızarıklığının geçmesini bekledim. Biri hariç tüm ailem yalnızca birkaç kat yukarıdaydı. Bir ölümün dirileri bu denli birleştirmesi olacak iş değildi. Ayak sesleri duydum. Abimin ayakları göründü. “Kız nerde kaldın?” demek içinmiş patırtısı. Dik duruşumu takındım. Gözlerine bakmazsam gözlerimi görmeyeceğini umarak apartmanın duvarlarını filan inceledim. Kolumu sıkıca tuttu. “Senin yüzünden annemin aklı çıktı” dedi. Benim yüzümden tabi. Kız başıma ne işim vardı koca şehirde yapayalnız? Benim yüzümden.

-------------
Bu öyküyü bi atölye çalışması için derse yarım saat kala bitirdim. Hiçbir şeyiyle iddialı değil -başlığı dahil- Resimlerini de birer dakikada çizdim ve çok eğlendim. 
19 Şubat 2014 Çarşamba 0 comments

Uyumadim

Eğilsem çarpışır. Çin mallarının satıldığı japon pazarında kararsızlığımı hatırlarım. Bu benim bir özelliğim. Bu kadar yanlış anlaşılan ve bu kadar tahammül edilemez bir başka özellik var mıdır insana ait? Insaflı muavinler var, bunu bildim iyi oldu. Yedi kişiyiz.  Onlara şuralara gidin biraz dedik gitmediler. Rahatlarını bozmadılar. Aa kıvrıkmış. Benimkiler dümdüz. Kendim olmadığıma iki kere şahit oldun, kendim kim bunu da bilmiyorum ya, genel akışı bozan benleri kastediyorum. Azıcık daha utanmasa park havuzuna ayaklarını sokacak olan ben. Kolunun paçasını sırılsıklam eden ben. Yüz üstü bir yerlere çakılma tehlikesine rağmen yokuş aşağı koşan ben. Gözlerim kapanıyor bu konudan kaçmaya mı çalışıyorum yoksa özetle yorgun muyum? Mantıklı olmamaya çalışmama gerek yok aynı anda olmak istediğim her yerdeyim. Çünkü ben iki ayak bir baş filandan ibaret olmaya karşıyım. Çünkü benim bir de örtük varlığım var. Temsillerim var. Arkadaşlarımın kafasında kimbilir kaç maddeli bir ansiklopedi maddesi gibiyim. Tanınabilirlik çok zor değil. Kendine çerçeve çizmek ve işte bakın ben buyum demek. Ben falancanın eşiyim. Filancanın kardeşiyim. Şunları severim bunları severim. Uyuklarken mezarının başı kalabalık bir mefta görürüm. Gördüklerimi söylemeye korkarım. Kalabalığın güzel olduğu tek yer burası, bu mezarlıklar. Havuza dönelim. Ölümsüzler suda olur. Pullar, şatafatlar. (bu kısımda uykuyla uyanıklık arasındaki imgeler söz konusudur) saçlarını sıkı sıkı örmüş bi kız. Telefonuna ciddiyetle bakan yarı kel bir adam. Her neyse birazcık uyanıklığa ihtiyacım var. Yanındayım, ne de iyi ne de has. Nasılsın çok iyi çok has. Yastık çok yüksek. Yorgan çok ağır. Uyku az biraz zor. Hemen bambaşka yerlere kaçıyor hiçbirini yakalayamıyorum. Elinde bi şeyler çeviren siyasetçiler filan gördüm demin. Bu oyunu seviyorum. Yatağına uzanmış telefonuyla oynayan tombalak bi anark i,,,,,,jr

11 Şubat 2014 Salı 0 comments

Mut

Duygular arası kayırmacılık yapmak istemediğimden mütevellit aklıma yıldırım hızıyla bunun gibi bir yazı yazmak geldi halbuki uyuyacaktım, yorganı açmıştım bile. Uyku biraz beklesin. Bahsetmeyeceğimiz ama hissetmenizi beklediğim duygu: mutluluk. Mutsuzlar bana kızmasın lütfen, burada görmemiş gibi gelmiş ne kadar mutluyum bik bik muhabbeti yapacağımı ben de tahmin etmezdim. Allah dertlilere derman versin, ne diyelim. Huzursuzlara huzur. Hastalara şifa. Mutsuzlara mut. Aklıma makarnaları çiğnemeden yuttuğum öğlen yemekleri geliyor bir haftadır. Neden bunu hatırlayıp durduğumu anlamıyorum. Bir şeyin düşünme emrinden sonra illa ki düşünüldüğünü o zamanlarda öğrenmiştim. Hatta söylemle düşünce arasındaki zamanın kısalığından istifade ederek güya "zihin okuyordum". Arkadaşlarıma gözlerini kapattırıp şu an bir aslan görüyorsun derdim "A aa sena nasıl biliyorsun" gibi tepkiler hoşuma giderdi. Fenerbahçeliydim o vakitler neden aslan düşündürttüysem. Çocukluk anlarını düşünmeye başlayınca bırakamıyorsun, tuzlu kurabiye gibi. Oradan birkaç sene öncesine geçtim, şu an oldu bu geçiş. Gözlerimi kapatıp bastırdığımda başka bir galaksi gördüğümü zannederdim. Böyle yıldız yıldız oluyordu her yer. Arada renk patlamaları. Bir iki arkadaşıma da göstermeye çalışmıştım. Gözleri acımıştı. Hanım evlatları! Hayatta olmama bir hata gözüyle baktığım zamanlar oluyor arasıra. Şu an şans eseri hayatta olduğumu düşünüyorum. Aynı mantık farklı mantalite. Okul penceresinin arkasına geçmekten prize parmak sokmaya uzanan bir kritik anlar yelpazem var. Kafa üstü bi yerlere çakılmalar, abuk subuk otlar çiçekler yemeler bunların hiçbirinin bana has olduğunu iddia etme niyetinde değilim. Tehlikelerle dolu bir çocukluk, yaşanmış çocukluktur. Ama anne olursam içimden çocuğu dikdörtgen bir cam prizmaya hapsetmek gelir, doğruya doğru. Gerçi yaşayacak olan yaşıyor işte. Tuhaf. Şükür. Bugünlere ulaştırana şükür. Eksikliği tamamlayana şükür. Şükredecek nedenleri var edene şükür.


Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;