30 Temmuz 2013 Salı 2 comments

Bir iki atraksiyon


 Sıkıntıdan ölmek üzere olduğum şu aptal yaz tatilinde nihayet eğlenceli bir şeyler oldu.
 Cumartesi günü annemle Konya'ya gittik ve pazar döndük, çok çılgıncaydı; iftara davet edilmiştik ve cânım Neyyire'yle sahura kadar bahçelerindeki çardakta oturduk. Minderlerden rüzgara barikat kurduk, çatısı olmayan çadır yaptık ve teyzeler bize yaşımızı sorarak çok eğlendi. Sahura kadar diş macunlu çikolata, çilekli hoşbeş ve tarhana cipsi yedik, bolca sohbet ettik. Sahurdan sonra da ben bir şeyler anlatırken uyuyakaldık, zaten kelimeler esnediğim için ağzımda tuhaf bir hal almaya başlamıştı. Uyanınca hazırlanıp annemle gerisin geri İstanbul'a döndük.


 Bugün de önce Beyazıt'a sonra Sultanahmet'e gittik birkaç arkadaş. Oranın iftar zamanı hiç bu kadar janjanlı olduğunu bilmiyordum, özellikle asırlık tatlar ve sanatlar standlarına bayıldım. Stand görevlilerinden bazıları standlarını değil de onları çektiğimi düşünüp yüzlerini kapattı.





 Ticarete atılmak ve buna Sultanahmet'te başlamak isteyenler bir daha düşünsün. Bir sürü sokak satıcısı vardı ve çok net söylüyorum yok yoktu. Bir sokak satıcısından sofra örtüsü alıp çimenlere oturduk.


 Bir turist Sultanahmet'e nasıl gidebileceğini sordu. (Blue Mosque'la Sultanahmet'i farklı yerler sanıyormuş) Sonra bu kadar insanın ne yaptığını bir tür festival olup olmadığını sordu. Bir turist gözüyle bakmayı bırakın kendi gözümden bile çok ilginçti olan biten. İnsanlar örtülerini sermiş, yiyeceklerini getirmiş, arka planda ilahiler, marşlar filan var. Dualar ediliyor, ezan okununca herkes anlaşmış gibi sularını içiyor ve yemeğe girişiyor.

 Namazdan sonra Şerbethane'ye gidelim dendi ama yeni açılmış olduğu için kimse yerini bilmiyordu (Bir adam Şerbethane'yi nasıl olduysa Alman Çeşmesi anladı ve orayı tarif etti.) ve kendi aramalarımızla da bulamadık. Boşverip evimize döndük. Bomboş bir tramvay geldi ve arkamdaki kadın bir an önce binebilmek için beni itekleyip durdu. Bir dirsek geçiresim geldi burnunun ortasına. Arkaya doğru şiddetli bir tekme atmadığım için de pişman oldum. Gerçek edebin objektif ölçümünü bu tür yerlerde yapabiliriz. Kıyamet gününde de insanlar böyle olacak demek ki, annenin çocuğuna hayrı olmaması durumu... Derin tramvay gözlemlerimin sonucu böyle çocuklar.

 Yaz tatili bitmek üzere olduğu için hem panik yapıyorum hem de zil takıp oynayasım geliyor. Paniğimin adı "NE KADAR BOŞ GEÇİRDİM BU YAZI!" Vakti boş geçirme profesörü oldum, pinekleme uzmanı... Bayramda köye gidecekmişiz ve on gün orada kalacakmışız. Neyse ki kitap okuyup rüya görebileceğim bir on gün olacak. (İnanın yapacak başka hiçbir şey yok mazoşistlik yapıp fındık toplamak dışında [fındık toplamış birinin sakırtlaklarını -namıdiğer kenelerini- ayıklamak da ayrı bir faaliyet tabi ki] Aslında dereye inip yengeç de dövüştürebilirim, şu an kafamda ışıklar yanıyor!)
 İyi kötü yaşıyoruz ve sanırım bunalımdan çıktım. Selam ben Sebastian.


22 Temmuz 2013 Pazartesi 0 comments

Tarihte Bugün




22 Temmuz 20**

Özür dilerim millet. Kafamı toparlayamıyorum.

Sanırım bitireceğim.
Bekar hayatı yaşıyoruz babamla. Pilav yaptım sana dedi, çalışan bayanlar gibi eve geç geldiğim için yemek yapmıyorum. Zaten meğerse pilavcıdan pilav almış. Bence o pilav bize bi ömür yeter.
Bekarlık sultanlıktır gençler.
Babamla pilavlarımızı yedik ve sıfır bulaşık. Bekar hayatını da seviyorum. 



Twit: Gözyaşları da buharlaşır bebeğim.


___



22 Temmuz 2013

Sinir krizi geçirmek için harika bi gün. İlerideki günlerin canı cehenneme. Şimdinin de. Çifte standarta maruz kalıyorum, engelleniyorum, aptal yerine konuyorum ve saldırganlaşıyorum, alın size özet. Mutlaka en dibe vurduğum günler olmak zorunda, neden anlamıyorum. Hiçbir şeyi özlemiyorum ve hiçbir şeyi arzulamıyorum. Şimdiki zamanında Ş'sinde yok olmak istiyorum. Tekrar yüzeye çıkabildiğimde bu yazdıklarıma güleceğimi de biliyorum. 


Allah kahretsin.






O kadar boş oturanın boş kalfasıyım ki ancak bu kadar olabilirdim. Bazen hiçbir şey yapmadan oturuyorum bazen kulak uğultularımı dinleyerek oturuyorum, bazen de nefesimi sayarak oturuyorum.

Namaz kılmayan adamın teravihe gitmek istemesi, balık sevmeyen adamın balık lokantasına gitmesi yalnızca bana şüpheli geliyor ve bu şüphe akıl sağlığımı tehdit ediyor. 

Şöyle bir oyun var:









ve ben bunun gibi şeyler yapıyorum











5 Temmuz 2013 Cuma 0 comments

inelim


 Bilinçaltıma girelim hadi. "Bilinçaltı değil bilinçdışı"cılara inat dışına çıkmayıp altına inelim. Çok net hatırladığım bir şey var. Çocukluğuma dair, çocukluğumun somurtmak için tüm yüz kaslarımı seferber ettiğim zamanlarına dair. İyi Sena ve kötü Sena olarak iki ayrı kişiliğe bölünmüştüm. Belki doğal bir bölünmeydi bu, ama adlandırılması suniydi, babam huysuzluk yaptığımda "kötü Sena geldi, o gitsin iyi Sena gelsin" derdi. Kötü Sena geldiğinde ortalık cidden karışırıyordu. Saçlarımı yüzüm görünmeyecek şekilde önüme atmak birinci işaretti. Kötü Sena'nın yüzü yok, ona suret verilmedi gibi bir anlama geliyor olabilir ya da iki kişinin birbirinden daha kolay ayrılabilmesi için farkında olmadan çabalıyor olabilirim. İkinci işaret de halıları toplamaktı. Bunu neden yapmış olduğumu bilmiyorum, yuvarlardım hepsini. Yatak çarşaf sökmek (ilerleyen zamanlarda onu da yaptım) filan bunun yanında daha anlamlı kalıyor. Üçüncü işaret ise yukarıdan aşağı inmeyen kaskatı omuzlardı. Bu harekete hâlâ karşı koyamam, klasik çocuk somurtması pozu.




 Kötüyle iyinin ayrılması beni rahatlatmıştı, yaptıklarıma bir tür meşruluk verdiğinden olsa gerek. Ben kötüyüm, şu an devrede kötü olanımız var ve kötüler de böyle davranır. Hâlâ da belki kendimi rahatlatmak için belki alışkanlıktan iyi ve kötü ayrımını içimden yapıyorum. İplerin hangisinin eline geçeceğine ben karar veremem. Bir şeyler oluyor ve ben ismini koyuyorum. Zaten hiçbir zaman kendi üstümde hakimiyetim olduğunu hissedemiyorum. Bir şekilde yaşayıp, gülüp eğlenip, sevinip üzülüyoruz ve bunların hiçbirini ne engelleyebiliyoruz ne de geri çağırabiliyoruz. Birbirimizin tüm başından geçenleri bildiğimiz ama olaylar hakkında ne hissettiğini bilmediğimiz bir arkadaş gibi.
 Geçmişime üçüncü tekil şahıs muamelesi yapmayı seviyorum. Dünküyle şimdiki aynı olamaz, olmasını istemiyorum. Yoksa üstlenmem gerek çok sorumluluk var ve ahiret günü için tüm azalarımla şimdiden iyi bir iletişim kurmaya çalışıyorum, ufak tefek rüşvetler (ay hanimiş benim ellerim gelin bir güzel nemlendirici süreyim size) yeterli olur mu bilmem ama burnumla bozuşacak gibiyiz, üstündeki yara kabuğunu iki haftadır rahat bırakmıyorum. (ah keşke bu kadar yüzeysel olsaydı azalarla bozuşacak olma sebepleri)
 Bir haftadır elimde olmadan aklıma gelip duran şeyler var. "Şeyler" demeyi tercih ettim çünkü anı desen değil, kişi desen değil, düşünce desen değil. Hepsinin karışımı, biraz ondan ve biraz bundan ve tabi ki şarkılardan ve şiirlerden ve hatta hikayelerden var. Ki benim o kitabın kapağını kapatmış olmam gerekiyordu.
 Kardeşim ölürse katili ben olacağım gibi hastalıklı bir düşünce peyda oldu, hani yanlış ama yanlış olduğuna kendimi ikna edemiyorum. (Şu an kötü Sena bas bas "Bu doğru, herkese gerçeği anlat!" diye bağırıyor. Onu susturabilmenin yolunu bilen varsa bana ulaşsın.) Kendimi bir bütün olarak hissedemiyorum (upps bunu daha önceden söylemişim)  Velhasılı bu yazıklarımın mahkemede aleyhimde delil olarak gösterilmesini istemiyorum.

 Yurt dışına (yurttan kastım dört duvar ev ve iki kıta İstanbul) çıkabilmek için (çünkü yurttan bıktım) Erasmus'la Almanya'ya gitmek istiyordum, bu sene dil yeterlilik sınavını geçemedim. Üçüncü sınıfta gidebilmek için şu aralar şevkle Almanca çalışıyorum. Interrail olayını araştırdım, bir bilet alıyorsun ve Avrupa'da trenle şehirlerarası dolaşıyorsun. Hatta gece rüyama girsin diye bütün gün uyuyana kadar interrail yapmış insanların anılarını okudum. Rüyama da girdi, en başarılı olduğum şeylerden biri bu rüya konusunu belirleme, çok şükür. Sonra dizginler diğer Sena'nın eline geçmiş olsa gerek Avrupa'yı dolaşacaksın da ne olacak düşünceleri belirdi. Fotoğraflarını görebildiğin yerleri çıplak gözle görünce harcadığın paraya değer eline ne geçecek? Daha sonra derdimin "Aa ne şans boş otel bulamadım" deyip muasır ülkenin bilindik bir parkında uyku tulumuyla uyumak olduğunu fark ettim. Adalar'a gitmek isteyişimin sebebinin de bisiklet sürmek olması gibi, basit, çocukça ve temel bir istek ama bunun gibi ucuz ve olası değil. Yine de Almanya'ya gitmeyi en azından buradan kurtulabilmek adına hâlâ istiyorum.  


 Almanya'ya gitmeye bu kadar meraklıyken Fatih'ten başka bir semte taşınma fikrine katlanamıyor oluşumda bir çelişki var mı? Buradaki iki üç anımı da kaybetmekten korkuyorum (Van'dakiler enkaz altında kaldı), tramvayla her önünden geçtiğimde gözümü ayırmadan baktığım Bab-ı Ali'nin önündeki hanutçu taburesinde oturan ben'i artık göremez olmaktan korkuyorum. Galata Kulesi'ni, Vezneciler yolunu (sinirimden adice zavallı dilenciye kızdığım o güzargah), kütüphaneyi (kavga ederken diğer ablaya "doğururken bana mı sordun" diyen kütüphaneci abla çok kilo aldı) özlemekten korkuyorum. Unutmaktan korkuyorum. Köşe budak kaçsam da tanıdığım insanlarla karşılaşmamaktan korkuyorum. Bir de okula yürüyerek gidebiliyorken otobüsle filan uğraşmak istemiyorum (baştan hüzünlü hüzünlü konuşmadan bunu söylemeliydim, haklısınız. Ehe, bu kadar duygusallığın altından bit yeniği çıkmalıydı)




Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;