25 Nisan 2013 Perşembe 0 comments

BÜYÜK Ada



 Daha önceki Miniatürk gezisini saymazsak ilk gezi yazımı yazacağım. Aslında bir şeyler yazabilmek için fazla bilgim yok. Yani nerede ne kadara ne yenir, nereler gezilmeli gibi can alıcı sorulara verecek cevabım yok. Çünkü ben de hazırlıksız gittim ve orada da duygularımı takip ettim. (Böyle deyince havalı oldu ama tam bir kanıya varmak için beklemede kalın)



 İlk başta sırf Kedime'yle aynı gemide gidebilmek için amele gibi Kadıköy'e gittim. Kabataş filan hak getire. Bileydim otobüs misali duraklarda dura dura giden bir gemi olduğunu, ve bu otobüs-geminin Kabataş'tan kalktığını boşuna karşıya geçmezdim. Varan bir olarak bunu post-it'le bir yere yapıştıralım. Gemi Kabataş'tan kalkıyor.
 Gemi Kabataş'tan geldiği için ve havalar da güzel olduğu için dopdoluydu. Bir an otobüslerdeki gibi tutunma yerleri olmadığından "acaba düşmemek için nasıl durmalıyım?" gibi bir düşünce esti geçti. Neyse ki dışarıda güzelinden de bir yer bulduk, oturduk. Yol boyunca çocuklar önümüzden geçip durdu, her seferinde ayaklarımızı dayadığımız demirlerden çekmek zorunda kaldık, sinir oldum. Yine de güzel bir yoldu. Kadıköy'den sonra dört durak var. Biz ada tahmin etmece oynadık, ama bir kere öğrendikten sonra zorluğu kalmıyor. İlki Kınalıada, ikincisi Burgazada, üçüncüsü Heybeliada ve dördüncüsü Büyükada.


 Gemiden inince kısa süreli bir şaşkınlığımsılık yaşadım. Çantama koyduğum konserve ton balığına bakarak "ada" kavramının bende nasıl var olduğunu tahmin edebilirsiniz. Ekmek satılan bir yer olduğundan bile şüpheliydim, karşımda çeşit çeşit lokantalar, kafeler vardı. Yine de diğer adalarda dura dura gittiğimiz için çok çok şaşırmadım. Etrafa baka baka yürüdük, sonra Kedime dondurma aldı, dondurmasını bitirince bisiklet kiralayan yerlere fiyat sorarak piyasa araştırması yaptık. Aslında iki yere sorduk, ikincisi birincisinden daha uygun gelince oracıkta kiraladık. Saati beş, tam gün on lira. Korka korka pasomu rehin verdim, kendimi Rus romanlarından fırlamış güvenilmez bir tip olarak hissettim ama sistem böyle işliyormuş. 



 Bisikletlerimizi aldığımız gibi uçarcasına sürmeye başladık. İlk yirmi saniye güzeldi ama yokuş çıkıyorduk ve henüz bisikletin vites kontrolüne adapte olamamıştım (en son iki bin sekizde bisiklet sürmüş olduğumu eklemem lazım) hemen yorulduk. Yine de dura dura da olsa baya bir yukarılara çıktık. Aklımızı okuyabilen biri olsa tek amacımızın bisiklet sürmek olduğunu, adanın umrumuzda olmadığını öğrenirdi. Evet sevgili okuyucular yalnızca bisiklet sürebilmek için gittiydik. Gezmek de ekstrası. Yokuş yukarı çıkınca dönüş ihtişamlı oldu. Rüzgarla surat surata çarpıştıkça İŞTE BU diye bağırasım geldi. Bu gidiş dönüşü bir kere daha yaptık ama dönüşte biraz sorun çıktı. Sanırım şekerim düştü, ellerim titremeye başladı, başım döndü, kusacak gibi hissettim. Tüm enerjim sıfırlanmıştı ve bu halde nasıl devam edeceğimi merak ediyordum. Bir kenarda durdum ve bu halin geçmesini bekledim. Bu sırada Kedime önden gitmiş ve ara sokaklara dalmış. Kısa süreli birbirimizi kaybettik. Buluşur buluşmaz da bir yerde vafıl yedik.

 Şimdi gezi yazılarında filan nerede ne yenilmesi gerektiği filan yazar ama ben kafenin adını hatırlamıyorum. Zaten bu da bir gezi yazısı değil, yani amacım öyle olmasıydı ama resmen askerlik anılarımı anlatır gibi ada anılarımı anlatıyorum. Hoş görün.
 Sonracığıma vafıl yediğimiz yerdeki vafılcı abi bize lunaparka gidip gitmediğimizi sordu. Lunaparkı duyunca gözlerimiz ışıl ışıl oldu tabi. "Bisikletle on dakika sürmez." dedi. Bastık pedala.



 Yol fena değildi. Yokuşlar da vardı ama çok rahat gidilen "yokuş aşağı"lar da vardı. Yine de on dakikadan daha uzun sürdü ve yolda Kedime "kesin gondol yoktur" diyerek beklentisini düşürmeye çalıştı. "Lunapark Gazinosu" yazılı yeri görünce lunapark da buralarda bir yerlerdedir düşüncesiyle etrafı kolaçan ettik. Bir şey göremeyince birine lunaparkın nerede olduğunu sorduk. "Burası işte." deyince şu çizgi filmlerde boing boing booong diye hayal kırıklığı sesi var ya öyle bir ses olmasa da duyduk. Lunapark denilen yer için az mı pedal çevirdiydik, az mı yorulduyduk. Neyse dedik. Yollar güzeldi böyle mesire yerlerinin yanından filan gitmiştik, manzara da süperdi. 



Hazır gelmişken Aya Yorgi Kilisesi'ne gidelim dedik. KİMSE Aya Yorgi'nin adanın en yüksek tepelerinden birinde olduğunu ve Hristiyanların oraya yarı HACI olmak için gittiklerinden bahsetmemişti. Düşünün öyle bir yol ki, oraya çıkabilince yarı HACI oluyorsunuz. (Gerçi çıplak ayak olmanız ve konuşmamanız gerekiyormuş.) Ellerimizde bisikletler (sürmek hem yasak hem imkansız), tıngır mıngır yokuş çıkıyoruz. Yol kenarı iplikler dolu, makara bitene kadar ipi uzatmışlar, biten makaralar da kenarlara atılmış. Bunun makaranın çözülmesi misali kısmeti açacağına, kısmetin çözüleceğine dair bir inanış varmış. 



Nihayet kiliseye varınca (saat beşti) şöyle bir şeyle karşılaştık:



 Yine de pes etmedik ve içeri girdik, sanırım bir bölümü hemencecik kapanmıyor. Züğürt tesellisi olarak kilisenin bir bölümünü müze gezer gibi gezdik. Dilek kutusundan gizlice birkaç dilek okuduk ve gizlice fotoğraf çektik (fotoğraf çekmek yasak) Dileklerin çoğu "evlilik" temalıydı. Bir tanesi de Erasmus'la İspanya'ya gidecek bir kızın hibe isteğiydi. Bir çerçevenin içine insanlar para atmışlardı. İnsanların isteklerine kavuşmak için yapmayacakları şeyin olmadığı sonucunu çıkarttım. Ve bu biraz... Korkutucu.
 Yokuşu çıkarken tek düşündüğüm inerken ne kadar zevkli olacağıydı, yanılmışım. Bisiklet ister istemez fazla hızlanıyordu ve her tarafta insanlar vardı ve cıks cıks cıks, bana para verseler burada sürmezdim gibi şeyler söylüyorlardı. Yokuşun bittiğini sanıp elimi frenden çektim, hızlandı hızlandı hızlandı ve frene basmak için artık çok geçti! İnsanlar bağıra bağıra önümden kaçıyorlardı. Kendimi GTA'da gibi hissettim ve biraz paniğin yanında heyecanlandım. Süperdi! Durunca yanımıza bir amca geldi ve her yıl sırf burada 15 kişinin öldüğünü söyledi. Ben iyi kurtulmuşum, geçen sene bir kız yine burada havaya uçup kafasını bir yere çarpmış ve beyin kanamasından ölmüş. "Dikkatli sür" dedi. Ben de alkol almış sürücü rahatlığıyla "hıı tamam dikkatli olurum" dedim. Nitekim altı çürük iki sıyrıkla atlattığım bir sonraki kaza bu olaydan yaklaşık on dakika sonra gerçekleşti. Yine bayır aşağı rahat rahat sürüyorum. Mutluyum, böyle içim kıpır kıpır. Yol ikiye ayrılıyordu ve virajımsı bir oluşum vardı. Ne tarafa gideceğimi şaşırdım, yavaşlayamadım da, frene abandım filan derken kendimi yerde buldum.


 Dahası görüş alanımda acı bir fren sesiyle beraber bir kaza daha oldu. Bizim Kedime yüz üstü sürtünerek yeri boyladı. Keskin bir keskinlik sonrası kıkırdamaya başladık. Karşıdan iki kadın geliyordu panikle bize iyi olup olmadığımızı sorup çok kötü düştüğümüzü filan söylediler. İyiydik ama gülünçtük de. Bisikletimin önündeki sepet yamulmuştu. Dizlerim acıyordu. Kedime'nin üstü felaketti. Düşmek bile özleniyormuş demek. Yine de bir faytonla çarpışmadığımıza şükrettik, emin olun o en kötüsü olurdu. Üstümüzü başımızı temizleyip tekrar yola koyulduk.
 Çiçekli taçlardan alacaktık, giderken alırız dediydik ama iskeledeki gemiyi görünce alelacele oraya koştuğumuzdan mütevellit fırsat bulamadık ve başka zamana erteledik.


 Çok dolu ve eğlenceli bir gündü. İstanbul'a taşındığımızdan beri bu kadar eğlenmedim diyebilirim. Eğlendiysem de o anılara nankörlük etmek istemem ama şu anlık aklıma gelmiyor.


Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;