12 Şubat 2013 Salı 2 comments

Sosyal Insanlar vs Ben

Görmeyeli insanlar baya baya sosyalleşmiş. Ya da ben hep sosyal insanlara rastlıyorum.

Oyuncak müzesine gitmek üzere iki kardeşim artı kardeşimin kankasıyla beraber tıklım tıklım bir otobüse binmek zorunda kaldık. Aslında Kadıköy'den yani ilk duraktan bindiğimiz için biz bindiğimizde o kadar da kalabalık değildi. Ama kimse ara duraklarda inmiyordu ve her duraktan bizim otobüse talip olan öbek öbek insan içeriye kendilerini dahil etmeye çalışıyordu. Durum vahim bir hal almaya devam ettikçe ezilmekten bir hal olan iki küçüğe ve homur homur homurdanan büyüğe sabretmelerini, az durak kaldığını söyledim. Lakin trafik de vardı ve çok ciddi söylüyorum tost ekmeği içindeki kaşar peyniri gibi hissediyordum. Sonra bir amca bana yanında yer açtı -o da ayakta duruyordu ama nispeten daha boştu etrafı- (dolunun boş tarafı!) yanına gelmemi söyledi. Tost ekmeklerinin arasından sıyrılarak amcanın yanına ite kaka gittim. Sonra amca bana bir şeyler anlatmaya başladı, bir şeyler söyleyip dalga geçti (anlamadım), yanımızdaki bir kadın akbilini bastırmak için ön tarafa göndermişti, geri gelmeyince onunla da dalga geçti, bana nerede okuduğumu filan sordu. Kendi kızından bahsetti ama bu arada beni de kendi akrabalarına dahil etti. "Bak şimdi yeğenim..." dedi durdu. Klasik memleket muhabbetine girdi doğal olarak. "Orduluyum." deyince başka biri "hangi ilçe?" diye sordu, sonra da köyümü sordu. Çok garipti. Tanımadığım insanlar (adlarını bile bilmiyordum!) bana soru sorup duruyorlardı. İnmemize yakın çoçukları yanıma çağırdım. Akıntıya ters yüzercesine zorlanarak yanıma geldiler. Amca kardeşim olduklarını öğrenince bu sefer onlara sardı. Neyse ki ineceğimiz durak geldi de kendimizi vakumlu konserve kavanozundan kurtardık.

Bu olayın yorumunu yaşlılar zaten böyle şeklinde yorumlayabiliriz ama dönüşte yine otobüste birbirleriyle ilk defa karşılaşan dört insanın siyaset muhabbeti yapmalarını da bu şekilde yorumlayamayız bence.

Dün de gün boyunca neredeyse hastanedeydik. Hastaneye çok çok çok nadir gittiğimizi söylemiştim, demek ki ciddi bir olay değil mi? Evimizin en küçüğünün ayağında kist varmış. Ne olur ne olmaz, kanser ihtimaline karşı tüm vücudu taradılar. Çok şükür ki bir şeyciği yokmuş, bugün de başarılı bir ameliyat geçirdi.
Dün Talha'yla -küçüğümüz- hastane lobisinde (doğrusu neyse düzeltin) babamı beklerken yanımıza iki kadın geldi. Ve bizimle sohbet etmeye başladılar. Kadın beni ilkokula gidiyorum sandı. Arada olur böyle diyerekten kendimi teselli ettim. Hiç olmazsa geç yaşlanma ihtimalim büyük!

Erasmus yazışmalarım sonucu seneye yalnızca Almanya'ya gidilebildiğini, süresinin geçmemiş olduğunu öğrendim. Tekrar bir gaz Almanca'ya başlıyorum. Annem benim için bir kitap indirmiş: German for Dummies! İsme bakar mısınız? Çok teessüf etmekle beraber kitaba bayıldım! Dün akşam yanık kokusu gelmese geç saatlere kadar çalışacaktım ama şüpheli bir yanık kokusu üzerine bilgisayarı kapattım. Kokunun nereden geldiğini anlamak için prizi filan kokladığımı, o halde ne kadar komik gözükmüş olduğumu eklemesem olmaz. İhihi.

Başlangıcı fena olmayan ama ortalarda sapasardığı için bırakmış olduğum bir hikaye yazmaya başlamıştım. Sınav dönemlerinde gelen ilhamdan eser yok şimdi. Bu edebiyata da yol yakınken hiç girmesem mi diyorum. Sonra geçiyor.
Eskiden yazdıklarımı okuyunca midem şekilden şekle giriyor, şimdi yazdıklarım için de gelecekte böyle düşünmekten korkuyorum. Günlüklerimi çöpe atmaya karar verdim. (Bilgisayarda kayıtlı oldukları için çöpe atmak kafi.)

Sağlıcakla kalın efenim. ("Sağlıcakla" kelimesini "salıncakla" anladığımdan benim için yıllardır bir ifade etmedi bu kalıp.) Allah'a ısmarladık.

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;