30 Ocak 2013 Çarşamba 0 comments

Alın bakın beni ne hale getirdiler

Çocuklara, yaşlılara ve ergenlere has olduğunu düşündüğüm bir niteliğe yıllardır sahibim: inatçılık. Yine de birazdan anlatacaklarımı yalnızca inatçılık çerçevesinde düşünüp okursanız yazmamın bir anlamı kalmaz. Zira inatçı olduğumu söylemem asıl meselenin fragmanı ve filmi izlemeden yalnızca fragmana bakarak filmin asıl anlatmak istediğini anlayamazsınız. Bu konuda anlaştığımızı düşünüyorum.
Allah'ın yarattığına burun çevirmek istemezdim, nimet beğenmediğim için ne kadar kınasanız da haklısınız ama bütün bunların böyle olmasını ben istemedim. Kereviz, enginar, dereotu, maydanoz, roka ve aklıma gelmeyen ot/çöplerin başlıcaları... Kereviz'i ilk yiyen insanın ne kadar çaresiz durumda olduğunu düşünsenize! Onu pişirmek kimin aklına gelmiş yani? Çok saçma. Sonracığıma roka. Açlıktan ölmek üzere olsam "yol kenarındaki otları yiyeyim bari" desem ve yol kenarındaki otlar roka olsa, bir çiğnemeden sonra "bu zehirlidir ya" deyip ağzımdan geri çıkartırım. Öyle mekanik bir tadı var. Efendime söyleyeyim dereotu. Salatanızı mahvetmek için içine dereotu koyun! Adı üstünde DERE OTU. Hiçbirini sevmiyorum. Çok çok çok mecbur kalmadıkça da yemem ve eğer annem emek harcamış da sofraya koymuşsa bu çok çok çok mecbur kaldığım anlamına gelir, mecburiyetten yerim.
Annemin sağlık takıntısı yüzünden sağlıklı beslenmecilerin ateşli bir düşmanı oldum, benden korkun!
Pembeyi çok severdim, şimdi pembeden bile tiksinir oldum. Çünkü yarım yağlı peynirlerin, yoğurtların, sütlerin kapları hep pembe. Buzdolabında yarım yağlı etiketli ürünler gördükçe sinirlerim tepeme fırlıyor ve buzdolabını yere devirmek istiyorum. Geçen bir gün yine sinirlendim, yarım yağlı süt kutusunun içine tam yağlı süt doldurdum. Diyorum, uslanmaz bir düşman oldum çıktım.
Annemin sınavları olduğu zamanlarda bazen yemekleri ben yapıyorum. En basitinden makarna mı yapıyorum? İçine basıyorum tereyağını, çünkü annem makarnaya hiç yağ koymamaya başladı, "yağ koy" deyince de zeytinyağı koyuyor. (Zeytinyağından da nefret ettiğimi söylememe gerek var mı?) Geçen pizza yapacaktık, hamurunu kepekli unla yapmış. Tüm moralim altüst oldu ve pizzayı fırına vermeden önce üstüne yüklü miktarda tereyağı koydum.
Salata yapıyor, öyle ki tabaklara sığmıyor, o kadar diyorum "dereotu varsa yemem." "Sen ayıklarsın, doğramadan koydum." diyor. Tadının, kokusunun sindiğinden bihaber. Şimdilerde savaş ortamı iyice gerginleşti, asla ve kat'a salata yemiyorum. Zorla tabağıma koyacak olursa tabağımı kaçırıyorum. O da ısrarla dereotu koyuyor. Artık sağlıklı beslenme karşıtı olarak hiç salata yiyeceğimi sanmıyorum. Yine de galip şu anlık o gibi. Eve iki seferdir yarım yağlı yoğurt giriyor, önceden kendine küçük bir paket alırdı şimdi aile boy almış; aile boyların paketleri mavi. Estim gürledim tabi. Sonra tıpış tıpış yemek zorunda kaldım; ilk paket bitti ikincisini almış!
Geçen yine patates yemeğinin yanında pilav yapmadı, yapmamıza da izin vermedi, üstelik "patates de karbonhidrat grubundan olduğundan" ekmek yememize dahi izin vermemeye kalkıştıysa da başarısız oldu.
Kepekli ekmekten başka ekmek yemiyor, bize de "mmm nefis bu ekmek ay çok güzel." deyip duruyor ama yutmuyoruz. Ara öğünlere takmış durumda, illa bir şeyler yiyecekmişiz ve bu bir şeyler ya kuru kayısı ya da ceviz oluyor nedense. Beslenmenin tekeli Amerika. Hepsi Amerika'nın oyunu geyiğine girmek istemezdim ama durum böyle. Sırf diyet kategorisi çıksın da insanlar az kalorili sanıp da çok yesinler diye; tüketimi arttırma amaçlı abudik gubidik kitaplar yazmışlar; bizimkiler de Türkçe'ye çevirmiş. Evimize aynı ürünün pembe etiketlisi giriyorsa, üstelik malumunuzdur diyet ürünler normallerden daha pahalı, tüketim hedefini gerçekleştiriyoruz demektir. Diyetisyenler niye var? Artan tüketim sonucu insanlar şişmanlıktan ölmesinler de daha çok tüketsinler mantığıyla var. Sırf bu sağlıklı beslenme piyasasında binlerce kitap yazıldı, seminerler, eğitimler verildi; paranın beline vuruldu anlayacağınız. Dünya ekonomisinin önemli bir ayağını sonsuza kadar yaşayacağını sanan insanlar oluşturuyorsa bu bir sonuç mudur neden midir? Karar sizin.
Not: Saydığım tüm "sağlıklı" yiyeceklerden herhangi birini bile sevenler varsa özür dilerim. Tepkimin tat bazlı olmadığını, hayat duruşu olduğunu anlamışsınızdır umarım.
Not İki: Ölmek üzere olsam rokayı yerdim sanırım.
19 Ocak 2013 Cumartesi 1 comments

Kuzu Obası ve Yapılacaklar Listesi

İzci liderliği kursu geçebileceği en güzel şekilde geçti. Şarkılar söyledik, düğümler ve daha neler neler öğrendik... Başta herkes kendine grup seçti. Sekiz kişi bir oba oldu. Her bir hareket obaca yapılacak kararı alındı, grup ruhu önemli. Kamp ateşinin yakıldığı gece her oba kendi gösterisini yaparmış. Biz de über doğaçlama bir piyesle seyirci karşısına çıktık. Grubumuz bir sürü liderle dolu olduğu için bir türlü ne yapacağımıza karar verememiştik. Her ağızdan bir ses çıkmıştı. En sonunda baktım ki sunucu olmuşum, haber sunacakmışım. (Aynı rolü altıncı sınıfta oynamıştım, o zaman mağara adamı rolünde olmam dışında) Üstümde inanılmaz bir baskı... "Yaparsın değil mi?"ler... Ben de çok cool'um Allah'ım. Cevap olarak her şey yolunda anlamına gelecek şekilde yalnızca gözlerimi kapatarak başımı sallıyorum. Ama ne yapacağım hakkında da en ufak bir fikrim yok. Derimin altında bir titreme var, yüzümde asılı kalmış bir tebessüm. Velhasılı kelam çıkıp saçmaladık. Bir miktar rezil olmuş olsak bile kamuoyunun bundan haberdar olması imkan dahilinde olmadığı için hiçbir önemi olmadı. Hep beraber güldük geçiştirdik.

Kurs sonunda bir sınav yaptılar. Sertfika alabilmek için yetmiş üstü almak gerekiyormuş. Eve geldiğimin ilk gecesi rüyamda elli altı almış olduğumu gördüm. Umarım sertifikamı alabilirim. Çünkü izci liderliği yabana atılmaması gereken bir alan(mış). Ve de çok havalı. Yine de buz gibi suyla abdest alıp buz gibi havada bir an önce kapalı bir alana girebilmek için uğraşırken, geceleri tulumun içine sıkı sıkı yumulup uyurken, nöbet sırasında milletin horultularının ritmiyle gözlerimi açık tutmaya çalışırken, bulaşık yıkarken, ayaklarım çamura batıp çıkarken o kadar da havalı gelmemişti. Tabi tüm bunların da her saniyesinden zevk aldığımı da söyleyeyim iyice aklınız karışsın.

Kamp alanından eve gelirken medeniyetin ne kadar ilginç bir şey olduğunu düşündüm. İki buçuk gün yalnızca, ağaç, böcek, çalı görmüştüm ama yine de benimsemişim demek ki. Az buz değil onlarca yılın hayali...



Sonra da sınavlarım vardı işte. İyi kötü geçtiler. İki sınav ben kamptayken olduğu için onları direkt bütünlemelere bırakmış oldum. Bir de fizyolojiden kaldım. O pek şık olmadı. (Modern sanatçılar böyle diyorlardır herhalde) Kopya bile çekmiştim sınavda. Olmayınca olmuyormuş demek ki. Şimdi de idealist hayallerimi hatırladım, sırf Sena'ya ayıp olmasın, en azından uğraştım diyebilmek için bir sonraki dönem konularına şöyle bir bakıyorum. LYS'den önce hazırladığım "LYS'den sonra yapılacaklar" listeme bakınca dudağım uçukluyor. Mecbur kalmadıkça bakmamaya çalışıyorum. Maddelerden biri bungee jumping yapmak mesela. Bungee jumping yapmamamın sebebinin sınavlar olduğunu sanıyormuşum. Saftirik Sena! Meğer tek sebebi havalarmış, havalar bir ısınsın bekle beni bungee jumping! (babama söylemeyin)
Ya bir böyle çılgın kız imajı çizen Sena'ya bakıyorum bir de misafirlikte çatalının ucuyla ucuyla kısır yiyen Sena'ya bakıyorum. Bir sorun var, olmalı. Küçükken iki kişi olduğumu sanmam bunun sebebi olabilir. İyi Sena ve kötü Sena'nın hikayesi de başka zamana kalsın. Ihıhı. Allah'a ısmarladık. Sağlıcaklan kalın.

7 Ocak 2013 Pazartesi 0 comments

Ormanda bir çınar/Rüzgarda gıcırdar...

Hep izci olmak istedim. İzcilik kariyerime çarşaflar ve yastıklarla çadırlar yaparak başladım. Sonra teknoloji ilerlerdi, belki de babamın eli bollaştı, odamıza oyun çadırı alındı. Plastik çubuklardan önce iskeletini kurar sonra üstüne kılıfını geçirirdik, meşakatli bir işti nitekim ama kuruldu mu aylarca kalırdı. Haylaz misafir çocukları çadırı bozardı, sırf gıcıklığına, şimdi hepsi eşek kadar olmuştur, çadırın sopalarıyla onları dövmek isterdim. Dövmüş de olabilirim, hatırlamıyorum.
Kampla ilgili çizgi filmlerle bilinçaltımı tıka basa doldura doldura altıncı sınıfa geldiğimde öyle genel kültürsüz bir bebeydim ki, arkadaşlarım sekizinci sınıfların kampta olduğunu söylediğinde çok heyecanlanmış ve "hadi yanlarına gidelim." teklifine coşkuyla "olur" demiştim. Asıl gerçekle yüzleşmem acı oldu. "Kamp" tam bir hayal kırıklığıydı. Bir sürü masa ve sandalye ve öğrenci spor salonuna tıkılmıştı ve öğrenciler sorgusuzca ve sualsizce soru çözüyor ve ders çalışıyorlardı. İçerisi nefes kokuyordu, bu kadar insanın kamp yapmanın gerçekte ne olduğunu bilmedikleri için kolaylıkla kandırılmış olduğunu düşünmüştüm. (İki sene sonra aynı yerde, aynı kalabalıkta masanın altında gizli gizli kitap okuyup eve geldiğimde annemlere "kamptayız" diyor olacağım.)
Gerçek kamp hayalineyse en çok yaklaştığım iki bin dokuz senesinin temmuz aylarına gidecek olursak... Boşuna gideriz. Arkadaşlarla oturup gelecek sene kampa gidiyoruz diyerek birbirimizi gazladık. Ertesi yaz aynı zamanlar yine aynı Kuran kursundaydık.
Şimdiyse izci olma yaşım geçti. Süklüm püklüm olup çocukluk hayalime el sallama niyetindeyken izci liderliği kursunun açılacağını öğrendim. Başvurumu da yaptım. Bu cuma başlıyor. (inşallah)
Başvuru için sağlık onayı istediler. İhtiyacım olan yalnızca bir imza bir de kaşe. Amcamdan rica ettim, onun da işi başından aşkın, unuttu. Başvurunun son günü. O gün oldu oldu. Yoksa başka bir bahara...
Aile sağlık merkezine gideyim bari dedim. Ama ancak Aziz Nesin'in kitaplarında olacak bir aksilik: aile doktorumuz Van'a kayıtlı. İstanbul'a taşındıktan sonra buraya aldırtmadık. Yine de Google araştırmalarım sonucu bunun bir sorun teşkil etmediğini öğrendim ve aile sağlık merkezine gittim. Orada hemen bana doktorumun kim olduğunu sordular. Açıklamaya çalıştım. Doktor "Peki hasta olduğunuzda ne yapıyorsunuz?" dedi. İçimden güldüm ve dışımdan da "Genelde hasta olmuyoruz." dedim. İşin aslı: babam doktora gitmemizi gerekli görmüyor. Hayatım boyunca üç kere hastaneye gittiğimi bilirim, birinde kolum kırıldı sanmıştık, diğerinde babam ölümcül bir alerjim olduğu kanısına varmıştı, bir diğerinde de nefes alamıyordum. (Bu üçünün de fos çıktığını belirtmem gerek.)
Babamın bu tutumunun tutuculuktan filan olduğunu sanmanızı istemiyorum. Sebep gayet akla yatkın: ciddi hastalıkların ne olduğunu biliyor.
Ben (başkasının) aile doktoruna tüm bunları anlatmadan yalnızca tebessüm ettim ve şurayı imzalamanızı istiyorum, dedim. Gerekli gereksiz bir sürü soru sordu, imzayı da attı sağolsun. Mütebessim bir şekilde kapıdan çıkarken kütür kütür öksürüyordum.

İzcilik kursu için çok heyecanlıyım! Çadırda kalmayacakmışız, zaten kışın ortasında çadırda kalınmaz. Yazın izci lideri olarak kamplara katılabileceğim sanırım. O zaman çadırda da kalınır, ateş de yakılır, şarkılar da söylenir. Oh.

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;