31 Aralık 2013 Salı 0 comments

Taklit

Ne korkunç şey fark edilmek. Her şeyde bi sanatçılık taklidi. Bakın ben ağlıyorum ama ağlarken bu yamulmuş suratımı nasıl tasvir edeceğimi düşünüyorum. Acının yüzümdeki akislerini çizecek kelimeler buluyorum. Kırışmış göz kenarlarımı kurumuş derelere benzetirsem özgün olmayacağından kaygılanıyorum. Ağzımda köpükler olması çok özel geliyor, diyorum ki bir kuduz köpeğe benzetirim halimi, güzel de bir neden bulurum kuduz olmamanın imkansızlığına dair. Bir de köpüklerin dişimi bir sonsuzluk içindeymişim gibi uzun uzun fırçalarken oluştuğunu söylersem harika olur diyorum. Bu ağız kirli, tüm azalar gibi günahlarımın şahidi. Azalar benim değil, günahlarım benim. Bu çirkin yüz benim değil, ama güzellerin yüzlerinin onların olduğunu düşünmeden de edemiyorum. Kirler gitsin, kırıntılar, lekeler... Diş etlerim kanasa çok edebi olur diyorum ama kıyamıyorum. Canım yanar ne gerek var çok istiyorsam kanadığını yazarım olur biter diyorum. Anlaşılan artık yazamayacağım. Foyamı ortaya çıkarttım. Nasip. Ki nasip benim şu aralar en çok kullanmak zorunda olduğum bir kelime. Kadere inanmak ne büyük nimet. Hamd.
Şimdi arkama bakmadan kaçma isteği getiren sınavlara çalışmam gerek. Bir de hikaye yazma ödevim var ve ben benden taklitçi dışında bir halt olmayacağını anlayalı çok oldu. Çüüüz.

28 Aralık 2013 Cumartesi 0 comments

Gnlk

beşinci saniyeden sonrası allah'ım nolur gözlerim kapanmasın karşımdakine çok ayıp olacak lütfen gözlerimi kapatmayayım dualarıyla geçti. Göz göze gelmekten kaçındığım için dönerci teyzenin göbeğinden istedim yarım ekmeği. Sesim çıkmaz diye bağırarak konuştum insanlarla o halde de duyulmadım. Otobüste yanımdaki tanımadıklarla beraber aynı kitabı okuduk. Bir ninni öğrendim. Bebeklerin de burnunun büyük olabildiğini gördüm. Tanımadığım bir iki insana pardonacabaneredenakbildoldurabilirim sorusunu yönelttim. Otobüsün zeminine kıvrıldım. Üstümü çiğnediler. Bir kadın koluma girmeye çalıştı ona kötü kötü baktım. Gözlerim kapanıyordu. Uykum yoktu. Göz kapaklarım büyüyordu büyüyordu büyüyordu ve gözlerimi hapsediyordu. Allah'ım lütfen gözlerime bakarak konuşulurken benimle kapanmasınlar dedim. Çünkü ayıp olurdu. Çünkü yakışık almazdı. Çünkü kimbilir ne düşünürlerdi. Çünkü ben bağlaçları severdim. Çünkü ödev yapmıyorum. Çünkü göz kapaklarımın dünyayı sarma amacı var. Istersem bana ninni de söyler. Başımı okşar belki ben yatağımda yatıyor olurum. Ninni söyler misin bana derim. Nedenini sorar mı? Sormasın. Bugün benden en az on beş yaş büyük bir teyze bana hocam dedi. Asgari on altı yıl yaşlanmış oldum bir günde, bu beni rahatsız etti derim. Yanımdaydın görmüşsündür muhakkak derim. Gördüm der mi? Camdan dışarı baktığı bir ana denk gelsin. Elma yiyor olduğu için çenesinin gıcırtılarından kadını duymamış olabilir. Hem duymasa ne çıkar yalan söyleyecek değilim ya. Kendimin bile anlamadığı cümleler kuruyorum. Yastık her halükarda ıslanacak. Az acılısı tercihimiz.


27 Aralık 2013 Cuma 0 comments

YAŞ

  Masanın altında dizlerimi çenemin altına çekmiş oturuyorum. Burası benim yerim. Güvendeyim, bulunacak olursam buradan çıkarım; yerimin bulunmasına izin vermem böylece başka zamanlar da köşeme saklanabilirim. Keyfim yerinde mi? Sanırım değil. Mutfaktan çikolata kaçırdım, annem yetişemeyeceğimi sanarak üst çekmeceye kaldırmış tüm abur cuburu. Bana işler mi, işlemedi işte. Çikolata biraz erimiş, parmaklarıma bulaştı, kesin ağzımın kenarlarına da bulaşmıştır. Yetişkinler yüzlerine bulaştırmadan nasıl bir şeyler yiyor anlayamıyorum. Yemek yerken annemi izlemiştim, aynen onun gibi yedim ama yine de ağzım kirlendi. Olsun, peçeteyle silerim. Masanın altında oturuyorum, çikolatanın pakedini yere attım. Gözümün altındaki ıslaklığı silmem gerek, elimin temiz yerlerini gözlerime sürdüm. Bir de hıçkırık tuttu ki nasıl. Bu sesle duyulurum, bulunurum. Nefesimi tutsam? Boğazım da acıyor. Gözlerimin altı tekrar ıslandı. Tüm bunları durduramıyor muyuz? Bekliyorum. Annem beni arıyor, sesi sinirli geliyor. Sesi beni buldu annem bulamadı. Masanın altından çıkıyorum. Annem kapıda, göz göze geldik. Gülüyor. Sinirli sinirli gülüyor. “Yüzünü yıka” diyor. Omuzlarımı silkiyorum çünkü yüzümü yıkamak istemiyorum. “Peçeteyle sileceğim” diyorum. İnatçı olduğumu biliyor, tartışmaya başlasak ben kazanırım. Vazgeçti üstelemekten. Odamı toplamamı buyurdu, bunun içinmiş evde yana yakıla beni aramasının nedeni. Boyumun çoğu dolaba yetişmeyeceğini söylemedim, “çikolataya yetiştin ama” diyebilir. Zaten yapacak işim de yok, oyun oynayamam; oyuncaklarımı misafir çocuklarına hediye etti hep. Arkalarından ağladığımı biliyor, ısrarla her şeyimi dağıtmış olmasına anlam veremiyorum. Zaman zaman evlatlık olduğumdan şüpheleniyorum, bir iki kere sormaya yeltendim ama çocukluk yapmaktan vazgeçmem gerektiğini söylediler. 
  Bugün benim doğum günüm; büyümeye bayıldığımı söyleyemem, ama doğum günlerine bayılıyorum. Mum üflüyorum, pasta yiyorum. Hediyeler alıyorum. Belki kitap, kıyafet filan değil de oyuncak almışlardır bu sefer. Elbisesi değiştirilebilen bir bebek mesela. Yanında bebek arabası… Ay ne kadar güzel olurdu! Büyüyünce ona ciciler de dikerdim. 
  Doğumgünü kutlamasını düşünürken odamı toplamak kolay oldu, işim hemencecik bitti. Kapı çalıyor, babam olmalı. Koşa koşa açtım kapıyı, tahmin etiğim gibi elinde pastane poşeti var. “Önce yemek yiyeceğiz.” diyor annem. Pekala, o kadar bekleyebilirim. Bir an önce pastaya geçebilmek için yemeğimi hızlıca yedim. Annem herkesin tabağını bitirdiğinden emin olduktan sonra pastayı masanın ortasına koyuyor, mumları pastaya ben yerleştirmek istiyorum. Poşetin içinden yalnızca bir tane mum çıkıyor. Hakaret eder gibi. Yalnızca bir tane! Hayal kırıklığına uğradım. Babama bakıyorum, gözlerim yaşarmış bile. “Ben bir yaşına girmedim” diyorum. Gülüyor. Sinirli sinirli gülüyor. “Yirmi dört tane mum almamı mı bekledin gerçekten?” diyor. Gözlerimin altı tekrar ıslanıyor. 
15 Aralık 2013 Pazar 0 comments

Taviz

  Karşıdan bir nokta geliyor. Bir küre. Hayır hayır bir füze! Dikkat et gözüne girmesin. Belin kıvraksa köprü yapar gibi arkaya kaykıl. Selam tatlı kız ben maykıl. 
 Bir konumuz yok evvela. Yer de yok. Olay da yok. Zaman da yok. Kişi belki olabilir. Kişiye izin verince diğerlerine de veresim geldi. Ne derler bilirsiniz, şu an kelimeyi hatırlamıyorum ama harfler itibariyle tahaküm gibi bir şeydi, birini istisna tutup ona normalde yapıldığı gibi muamele yapmamak gibi bir anlamı vardı. Allah'ım gerçekten hatırlamıyorum! Bir şey bir şeyi doğurur. Ney neyi doğurur? Anne çocuğu? I ı olmadı. Bu kelimeyi zihnimin derinliklerinden getirmeye çalışmayacağım. Geleceği varsa kendi gelir ve ben de ona tüm güler yüzümle kapıyı açarım. Ayak seslerini kolladığımı, ufak bir gürültüde kulaklarımın dikildiğini filan çaktırmam. "Ne zamandır seni bekliyordum" demem. Yapı dersiniz herhal, bir miktar ketum olduğum söylenir. Aslında kimse bana ketum demedi, bir iki defa ben kendime ketum dedim, hepsi bu. İlkokulda soğukkanlı derlerdi. Bilmiyorum bir alakaları var mı? Şiir okurken heyecandan titrediğimi fark etmemiş olabilirler. Acıklı kurgularda gözlerimin yaşardığını hele fark ettiklerini hiç sanmıyorum. Nereden nereye geldik öyle değil mi. Değil. Her şey her şeyle alakalı. Bir yere gittiğimiz de yok. Öyleyse bir yere de gelmedik.

  Özlemedin mi beni diye haykırasım geliyor. Di'li geçmiş zamanlı olumsuz soru cümlesi, olmadı. Pekala. Beni özlemiyor musun? Peki âlâ. Bizde günler yavaş geçiyor, aylar nispeten hızlı. Otuz gün var demem, bir ay var derim. Kardeşim bir yaş büyür ve ona hediye alırım. Bir kuş ölür ve ona mezar kazarım.
  Sınavlarım vardı bu haftasonu. Sırf para verdiğim için devam ettiklerim başlığı altında incelenmesi gereken bir durum da ikinci üniversite okuyor olmam. Eğlenceli olduğunu iddia ediyorum, yoksa sınav sorularını okumaya dahi üşenirim. Eğlenceli çünkü 5953 sayılı basın iş kanununun içeriği çok ilgimi çekiyor. Aklımda kalmış olsaydı bir şeyler yazardım, inanın sizi de engin bilgilerimle müşerref kılardım lakin unuttum gitti.


  Karşıdan bir kuş geliyor. Bu sefer eğilmenize lüzum yok. Bu cümlenin yanına zira'yla başlayan bir cümle yakışırdı, şunu yazarken fırsatı kaçırdık. Durun bunu yapmam gerek! Bu sefer eğilmenize lüzum yok. Zira azizim göz altı torbalarımız mütemadiyen şişmekte ve aile eşrafı tarafından uzaylı garayib mahluklara benzetilmekteyiz. Bir kuş yüzünden eğilecek olursanız, uzaylı olduğumuz üzerinde fikir birliğine varılır, bu size de ürkünç gelmemekte midir? 
  Anlatacak hiçbir şeyim yok, anlatacak bir sürü şeyim var ama anlatmak istemiyorum. Bu iki cümle karşımdaki için aynı anlama gelmeli. Görüştüğüm pek insan yok zaten. İşin aslı mecbur kalmasam bu sayı sıfıra filan inebilir, dürüst olup bire-ikiye inebilir demeliyim. Rabbim kız okula geliyor, yaşasın cumhuriyet! 
  Başta hatırlayamadığım kelimeyi de buldum: taviz. Taviz tavizi doğurur diyecektim. Şu an hafifledim, acayip hafifim; havalanıp uçmaya kalkalabilirim. Oh be. 
  Bu yazı da havada kalsın. Füzeler kuşları bombalasın. Ben de kuşları gömeyim.

Not: Başlığı yazıyı bitirdikten sonra koydum. 
31 Ekim 2013 Perşembe 0 comments

Röbdoşambr, terlik, rüzgar.

 Hadi ya. Ya uzarsa boyun? Saçlarını kestirmek zorunda kalırsan? Fazla soru. Abuk subukluk sınırı. Parmak uçları. Uyuşuk. Acıyor. Rüyanda da bunu mu gördün sena? Soru işaretleri yoruldu. Noktalar durmak bilmez. Bilmiyor. Mantıklı olmamaya çalışıyorum öyleyse aynı anda başkentte ve burada olabilirim. Rapunzelleşmek, iyi manada. Belki uyuyan çirkinlik. Yapacak bir şey yok botokstan başka. Üzülüyorum. Masanın altına girip ağlıyorum, bazen koltuğun arkasına saklanıyorum. Ağzımın etrafı çikolata oluyor. Büyümüş insanların ağızları kirli olmamalı. Çikolatalı hiç olmamalı. Mandalinaları ekşi buluyorum. Durup dururken sarı elma yiyorum. Kendimi açlıktan öldürmeye karar veriyorum her gün. Parmaklar midemi bulandırıyor, kusamıyorum. Nefesimi tutuyorum, hayatta kalmaya çalıştığımı görünce kahkaha atıyorum, ciğerlerime hava kaçıyor. 

 Düzgün cümle yapısına sadık kalınan bir sohbette, hangi kelimeyi kastediyorsam o kelimeyi kullandıklarımdan, anneme hikaye yazdığımı söyledim. Aslında söylediğimi söylememin öncekiler kadar bile bir amacı yok. Biz de okuyalım dedi. Böyle diyor. Okursunuz dedim. Böyle diyorum. Naneli şeker belki boğazına iyi gelir, evde fularla dolaşmak istemiyorum ve o sarı hırkayla. Parmak uçlarım sızlıyor, annem nedenini biliyor. 

 Sülaymaniye'de cuma namazı. Sonra sulu olmasına rağmen kuru anılan fasulye. Yıllar yıllar geçti, bükülen belimden bunu anlamış olmalısınız; yaşlandıkça çirkinleştim. Çirkinlikten çirkinliğe bir yol var. Her şeyimi bir askıya asıp hafifçe uçmak isterdim. Devasa bir katalog düşlüyorum. Bakın burada bebekkenki görünüşü var. Ergenlikte burnu ve ayakları büyüyecek. İşte bu gördüğünüz çocukluktaki hali. Tamam bunu alayım. Ama yaşlılık fotoğrafına bakmadınız. Olsun, o kadar uzun kalmayacağım zaten. Umarım bir aksilik çıkmaz bazen oluyor duyuyoruz, kalacağınızı zannettiğinizden de fazla kalabilirsiniz. Olmaz olmaz. Ve bum! Allah analı babalı büyütsün. Amin. Kataloğu unuttuk. Süremizi unuttuk. Fenalıklar yapıyoruz. Fazla kalıyoruz. Geç oldu. Geç kaldık. 

 Şarkı sözlerine ağlamak. Ama önce gugıl tıransleytten anlamına bakmak gerek haha. Kendimi sürekli hissetmek zorunda olmak istemiyorum. Ne yapabilirim? Romanlar ve filmler bitip duruyor. Telefonun yeşil ışığı yanıp sönüyor. Becerebilseydim herhangi bir enstrümanı ağlatmak isterdim. Abimin eski gitarına yumruklar atıyorum, canını yakamıyorum herhalde ağlamıyor. Evet abim yok, takıldığın noktaya bak. 

 Böyle de havada kalsın bu yazı. Umrumda değil. 
18 Ekim 2013 Cuma 2 comments

7göller

Ankara'dan İstanbul'a dönerken Yedigöller'e uğradık. Aslında pek uğramak sayılmaz, yol işaretlerinin müthiş bilgilendiriciliği sayesinde ara ara anca bulduk. Ekmek arası bi şeyler yedikten sonra beraberce gezdik, bizimkiler yorulunca babamla ben fotoğraf çekmeye çıktık annemler arabada çile doldurdu. Babam bir açıdan yedi yüz fotoğraf çekebilme yeteneğine sahip. Annem arabaya döndüğümüzde çok sinirliydi.








22 Eylül 2013 Pazar 0 comments

Tek

Bunları tek tek aldığım için mi ölmüyorum? Hepsini beraber alsaydım ölürdüm. Kuşlar dans ediyor. Ben de dans etmek isterdim. Gözlerimi kapatıyor ve bir kuş olduğumu hayal ediyorum. Hadi aşktan bahsedeyim ve siz gözünüzü yumun, çünkü utanıyorum. Ama göz arasından da bakmak yok ona göre. Kuşlar dans ediyor, kırlangıç olsalar gerek. Tek başlarına değiller, yüzlerceler. Aralarındaki kusursuz uyumdan zannederim ki bahsetmeme gerek yok. "Geç bunları geç, zaten biliyoruz." diyorsunuz sanırım. Aşk hakkında mı konuşayım? Size gözünüzü yummanızı söylemiştim yummadınız. Anlaşmayı bozdunuz, konuşmuyorum banane. Uzanıyordum sabah. Sanırım siz hayatı çok kalabalık insanların pek yapabildiği bir şey değildir saatlerce uzanmak. Anlayabileceğiniz şekile sokarak anlatmaya çalışacağım, uyanınca yataktan kalkmadan önce beş dakika kadar daha yatakta durulur ya, işte o beş dakikalık sürenin birkaç saat sürdüğünü düşünün. Normalde çok sık uzanmam, çünkü uzanmak uyanık olmayı gerektirir, ben çoğunlukla uyurum. Niye bu kadar çok ayrıntıya giriyorum? Demin ağladım da ondan. Belki de yaşlandım ve "dinlenmeye" ihtiyacım olduğu için kafanızı ağrıtana kadar konuşmaya ant içtim. Bilemezsiniz, bilemeyiz. Bilemeyeceğinizi söylemem sizi rahatsız etti mi? Yoksa hep bilen insanlardan mısınız? Ne hoş ne hoş. Baştan başlıyorum. Roman karakterlerine özenip cam kenarına taşımış olduğum yatağımda uzanıyordum. Gökyüzünde değişik olaylar cereyan ediyordu. Kuş olduklarını tahmin ettiğim koyu renkli yaratıklar, ama yüzlercesi, kendilerince bağımsız diğerlerine göre bir uyum içerisinde gökyüzünü arşınlıyordu. Çokluğun içinde tek gibiydiler. Aklıma bir çizgi filmde gördüğüm balıkları getirdi bu görüntü, şakacı balıklardı. Bir arada durunca uzaktan kocaman bir balık gibi görünüyorlardı. Tabi böyle bir şey gerçek olmaz, balıkların şaka yapacağını da pek sanmıyorum ama izlemekte olduğum bu kuşlar gerçekti. Görüş alanımdan çıkana kadar hareket eden deseni takip ettim. Gökyüzü eski sıkıcılığına döndüğündeyse tavanı seyretmeye koyuldum. Kartonpiyer merağımdan değil, ölmüş böcek cesetleri de ilgimi çekmiyordu (hepsini ben öldürdüm haha) aslında tavanla ilgili hiçbir şey beni alakadar etmiyordu, sadece düşüncelerimin üst katlara kaçmasını engelliyordu bu beton. Sibel Teyze'nin temizlik yaparken yatağının altında hayallerimi bulması isteyeceğim en son şeydi. Korkudan hepsini bir çöp poşetine koyar kapımıza dayanırdı belki. Alacaklı gibi çalardı zili, pijamalı mı yoksa giyinik mi kapıya gitmem gerektiğini düşünerek açardım kilidi (geceden kilitlemiş olurdum). Sibel Teyze "Bunların hesabını nasıl vereceksin?" diyerek poşeti yüzüme fırlatırdı. "Kıskanıyor" derdim. Dört çocuğu ve kocası var. Çocukluğundan beri daha ileri bir şey hayal etmemiş, kalabalık bir aile istemiş belli. Zengin sayılmazlar pek, belki şu an kocasının terfi almasından başka bir hayali yoktur. Benim hayallerimi kıskanmıştır olsa olsa. Ne düşünebilirdim ki başka? Korktum ve yataktan kalktım. Yatağımın yanındaki sehpada duran bardağın yarısını suyla doldurdum. Su moleküllerinin tek tek bir araya gelip de yarım bardak su olduğunu düşününce yarım bardak su bile kalabalık geldi. Bardağın her hareketinde onların da birbirleriyle beraber hareket ettiğini düşünmek gözlerimi yaşarttı. İlaç paketinden bir yuvarlak yuttum suyla beraber. İşte bunları tek tek aldığım için ölmüyorum.
3 Eylül 2013 Salı 0 comments

TANRIM BENİ BAŞTAN YARAT

   Kocaman ağızlı bir kadının kocaman dişlerini göstererek kocaman gülümsediği bir tabelası vardı güzellik merkezinin. Altında şöyle yazıyordu: "İstediğiniz görünüşe kavuşmanız an meselesi" Bu aşamaya gelene kadar çok tereddüt ettim bakmayın sakin sakin anlattığıma. O basit cümleyi anlamak için bile iki üç kere okumam gerekmişti çünkü kalbimin gürültüsü iç sesimi bile bastıracak denli kuvvetliydi. Kendi kendime sakinleşmem gerektiğini defalarca tekrarlamama rağmen elim kolum zangır zangır titriyordu. Gözlerim yarı karanlık görür halde kendimi bir eczaneye atıp ilaç aldım. Etkisini göstermesi için yaklaşık bir saat gerekliydi. Kalp atışlarım normale dönene kadar güzellik merkezinin karşısındaki mağazalardan alışveriş yaptım. Tam bir dinginlik hali oluşmamışsa da kendimi huzurlu hissediyordum, vakit gelmişti. İstediğim görünüşe kavuşmak an meselesiydi madem de evdeki aynaları niye atmıştım? Neden kendimi gördüğüm bir dükkan camına çantamı fırlatmıştım ve neden ufacık bir çatlak için o kadar para bayılmak zorunda kalmıştım? Madem bu kadar an meselesiydi neden yıllarca acı çekmiştim?
   Zamanı gelmişti ve oradaydım işte! Korkarak kapıyı ittim ve bilgilendirme masasına doğru yürüdüm. Masanın başındaki kadına kendimi tanıttım ve telefonda görüşmüş olduğumuzu hatırlattım. Yüzündeki kocaman şaşkınlık ifadesini gülümseyerek saklamaya çalışması gözümden kaçmadı. Sonsuz bir hoşgörü sahibiymiş, ben buradan ayrıldıktan sonra eşi dostu kim varsa onlara durumumu abarta abarta anlatmayacakmış gibi davranıyordu. İmzalamam için birtakım belgeler uzattı, ödeme anlaşması şusu busu derken ilk ameliyat tarihi bir hafta sonraya ayarlandı. Yıllardan sonra ilk defa eve gülümseyerek yürüdüm.
   Kapıyı eski bir şarkıyı mırıldanarak açtım, içeri girer girmez göz göze geldiğim yüzlerce gözde farklı bir parıltı vardı ya da bana öyle geldi. Bugün farklı hislerle bir portre çizecektim, zaman kaybetmeden pastel boyalarıma koştum. İri burunlu, çekik gözlü ve minik dudaklı çirkince bir kadın çizdim. Resmi koridora asmak istedim bunun için eski resimlerden birini çıkartmak zorunda kaldım ama üzülmedim. On yıla yakındır portre çiziyordum ve evin duvarları silmece resim doluydu. Olduğunu değil de olmak istediğini görebilmek güzel bir duyguydu, resimlerden birinin karşısına geçer aynaya baktığımı farz ederdim. Bir süre sonra kendimi bu duruma gerçekten kaptırır ve karşımdakinin ben olduğumdan hiçbir şüphe duymazdım. En güzeli de yalnızca bir yüze bağlı değildim. Yüzlerce suretim vardı, bir cinsiyette takılıp kalmak zorunda da değildim, ne istersem oydum, ben çoktum ama yine de birdim. Bazen siyah beyazdım geçmişte yaşayan bir adam mesela, bazen rengarenktim şimdide yaşayan genç bir kız. Siyahiydim istersem, istediğim an anglosakson. Yaşım da zamanın esareti altında değildi, bazen bir bebek, bazen boynu bükük bir yaşlı. Ne yazık ki tüm bu resimlerde ortak bir benzerlik vardı ve bu bir şekilde sinirlerimi bozuyordu. Benzerliğin ne olduğunu bilmediğim için ne yapacağımı da bilmiyordum. Ama son çizdiğim resim hepsinden ayrıydı, sinirlerimi hoplatan benzerlik bunda yoktu. Her aşamayı aynı sıralamada çizmeme rağmen şahsına münasırdı, ilginç bir şekilde özgündü. O günün devamında o çekik gözlü koca burunlu çirkin kadın olmaya karar verdim. Beni rahatsız eden başka bir unsur da yüzümün değiştiğini yalnızca benim biliyor olmamdı, dışarıya karşı aynı sıkıcı insandım. Ameliyattan sonra resimleri çıkarıp ayna asacağımı hissettim, içim tuhaf bir ihanet hissiyle doldu. Aynalar geçici, resimler kalıcıydı; bunu düşünmesem tekrar rahatlayamazdım.
   Ameliyatların başarılı geçtiğini söylediler, bunu teyit edecek bir şey yapmadım. Ama beş ay sonra son sargıyı da açınca elime aynayı zorla tutuşturdular. Yansımama o kadar korkarak baktım ki, eski halimi göreceğim, hiçbir şey değişmemiş olacak gibi vesveseler başka bir şey düşünmemi engelliyordu. Sonuçta aynaya baktım ve korktuğum kadar dehşetli bir değişim geçirmemiş olduğuma karar verdim. Sanki doğduğumdan beri sahip olduğum suretti, bir yandan da bir yabancı gibiydi. Yepyeni bir insan olduğumu hissediyordum, özlemini duyduğum bir değişim olmuştu, asıl ben buydum. Karmakarışık duygulara gark olmuştum. Bu duyguların pek azı hüzündü, sanırım mutluydum. Eve dönmeden önce alışveriş yaptım, evet tahmin edeceğiniz üzere ayna da aldım. Son çizdiğim hariç tüm resimleri söktüm ve kilere kaldırdım. Aynayı da resmin yanına astım. Nihayet normal bir insan olduğumu düşündüm, bu düşüncem bir hafta sürdü. Bir hafta sonra iki gazeteci benimle röportaj yapmak istedi, numarımı ve hikayemi nereden öğrendiklerine kuşkum yoktu. İki üç kere reddettim ve vazgeçtiler, yine de baş harflerim kullanılarak gazetelere çıktım ve haber metnini okur okumaz bunu yazanlar ve hak vererek okuyanlar normalse normal olmadığımı anladım. Moronların hiçbiri neden ameliyat olduğumu anlamıyordu, "muhtemelen birilerinden kaçıyor"dan girip kadın cinayetlerinden çıkmışlardı. Hele başlık tam bir aptallık örneğiydi: "Güzellik merkezine çirkinleşmek için gitti!" Haberi okuyup kızgınlığım geçince aynanın karşısına geçtim, gözlerimi, ağzımı, burnumu inceledim ve gözüm ilk defa yan taraftaki portreye ilişti. Dayanamadım ve resmin karşısında durup yüzümü değiştirmeye çalıştım. Dönüp dolaşıp aynı yere gelmiş gibi hissediverdim, bir bakıma öyleydi de; kendime engel olmadım ve aynayı kapı dışarı ettim. Ve en kısa zamanda güzellik merkezine gitmeye karar verdim, önce danışmada duran kadını fırçalayıp sonra da tabelalarındaki yazıyı şöyle değiştirmelerini isteyeceğim: "İstediğiniz görünüşe kavuşmanız an meselesi, ama değişeceğinize garanti vermiyoruz."
29 Ağustos 2013 Perşembe 0 comments

Bitmeyen Tatil

 İnternet yok ve bulaşık makinası, bunların dışında şehir ekipmanının aynısı köyde de var. Şehirde olmayanlar ve köyde olanlarsa at, fındık bahçesi, harman, dere, kantar böceği ve eşek arısı kovanı. Aklıma gelenler şimdilik böyle, hatırladıkça eklemeyeceğim.


 Babaannemlerin evi üç katlı, biz orta katta kalıyoruz. Önceden üst kat yoktu, hey gidi günler. Orta katın kullanılmayan mutfağına el koydum. Bir duvarda tezgah öbür duvarda divanım var.  Böcekler bu odada cirit attığı için çocuklar kapıdan içeri girmeye korkuyor bu da bana özel hayat mahremiyeti lüksü veriyor. Gece gizlice film izleyebiliyorum (bir daha yapmamalıyım, sabah uyanamıyorum)
 Geceleri seviyorum. Bir odada klimayı altı saat 18 derecede açık bırakırsak buranın gecesinin serinliğine ulaşır. Üşüyüp de yorgana büzüştüdükçe zihnimle sırıtıyorum. Yaz günü üşüyebiliyorum, Allah'ım! Lükse bakar mısınız?

 Misafirimiz eksik kalmıyor. Bulaşık makinamız yok, sarmalarımız var, revanimiz ve baklavamız var. Gözleme ve çörek çabuk bittiğinden bu ikisi için geniş zamanı kastedecek "var" yerine "vardı" demem lazım. Çöreği babaannem benim için yapmış çünkü geçen sene tam bir oburdum ve günde altı öğün çörek yiyordum. Bu sene aynı performansa ulaşamadım babaannem de hayal kırıklığına uğradı.

 Yaş olarak arafta olduğumu hissediyorum. Kuzenlerle süngerbob seyrettikten sonra teyzelerle sohbet ediyorum, arada çay bile içiyorum. Ve bulaşık yıkıyorum (babaannemi bulaşık makinası almaya ikna edemediğimiz bir yaz daha)
 Terliğimin içine sinsice konuşlanmış bir eşek arısı ayağımı soktu. Ayağım bir gün boyunca sızladı ve üç gün boyunca kaşındı. Sıfır sivrisinek olmasına binaen ilahi adaletin tecellisi maksatlı bir nazar boncuğu olmalı.



 Harmanda fındık ayıkladık, geçen senelerden alışık olduğumuz bu iş ilk defa bu sene çabucak bitti. Fındığın randımanı bu sene çok yüksek. Randıman da ne? diyen herkese benden birer google. Bakmaya üşenenler için açıklama: iyi bir şey. "Şu fındıkla severek uğraşan tek Allah'ın kulu tanımıyorum." Komşumuz Mıstik Emmi. Alın size tüm fındıkçıların özeti.

 Annemin memleketi Perşembe'ye namı diğer Vona'ya gittik ve her sene olduğu gibi yüzdük.
 Yaşlılar memleketi haline gelmiş karadenizde her camiden her gün birer ikişer cenaze kalkıyor. Büyükbabaanne selanın birini yanlış duymuş ve saatlerce aslında ölmemiş biri için yas tuttu, konuşmayı da pek seven babaannemiz ölen merhumenin ne kadar genç olduğunu ağıt yakar tarzda farklı zamanlarda olmak üzere beş kere anlattı. Sonradan anlaşıldı işin aslı ama ertesi gün büyükbabaannenin oğlu vefat etti. Kime niyet kime kısmet. Uzun ömür için yapılan dualara amin diyememediğim için ölümden kötü bir şeymiş gibi bahsetmek istemiyorum. (Konuyla pek alakalı olmadığı ama biraz da alakalı olduğu için parantez açtım. İntihar eğilimi psikolojik rahatsızlığın sonucu olarak görülüyor ya da buna rahatsızlığın olduğuna dair bir delil gözüyle bakılıyor. Aksine dünyaya kazık çakmaya çalışmak psikolojik bir rahatsızlığa işaret ediyor olabilir bana kalırsa)



 Şu üst paragrafları yazalı baya haftalar geçmiş. İstanbul'a dönünce her sosyal mecrada bas bas duyurduğum gibi uluslararası kız izci kampına lider yardımcısı olarak katıldım. (Lider yardımcısı olduğumu eve dönüp de kahverengi fuları kimlerin taktığını araştırdığımda öğrendim) Pratikte yardımcı filan değil direkt liderdik. Kulübümüzün kız kısmı pek yeni olduğu için en kıdemliler bizdik. Hal böyle olunca şunu yap şunu yapma diyenimiz olmadı, bu bir yandan iyi oldu ama bir yandan da cuplamasına denize atılmak gibiydi. İlk birkaç gün ölesiye yorulduk, sonra taşlar yerine oturdu, yemek duasını ezberleyebildik, çocuklar bize alıştı, rahatladık. Değişik bir haftaydı.


 Daha da anlatacak bir şeyim kalmadı dostlar. Kalın salıncakla.
30 Temmuz 2013 Salı 2 comments

Bir iki atraksiyon


 Sıkıntıdan ölmek üzere olduğum şu aptal yaz tatilinde nihayet eğlenceli bir şeyler oldu.
 Cumartesi günü annemle Konya'ya gittik ve pazar döndük, çok çılgıncaydı; iftara davet edilmiştik ve cânım Neyyire'yle sahura kadar bahçelerindeki çardakta oturduk. Minderlerden rüzgara barikat kurduk, çatısı olmayan çadır yaptık ve teyzeler bize yaşımızı sorarak çok eğlendi. Sahura kadar diş macunlu çikolata, çilekli hoşbeş ve tarhana cipsi yedik, bolca sohbet ettik. Sahurdan sonra da ben bir şeyler anlatırken uyuyakaldık, zaten kelimeler esnediğim için ağzımda tuhaf bir hal almaya başlamıştı. Uyanınca hazırlanıp annemle gerisin geri İstanbul'a döndük.


 Bugün de önce Beyazıt'a sonra Sultanahmet'e gittik birkaç arkadaş. Oranın iftar zamanı hiç bu kadar janjanlı olduğunu bilmiyordum, özellikle asırlık tatlar ve sanatlar standlarına bayıldım. Stand görevlilerinden bazıları standlarını değil de onları çektiğimi düşünüp yüzlerini kapattı.





 Ticarete atılmak ve buna Sultanahmet'te başlamak isteyenler bir daha düşünsün. Bir sürü sokak satıcısı vardı ve çok net söylüyorum yok yoktu. Bir sokak satıcısından sofra örtüsü alıp çimenlere oturduk.


 Bir turist Sultanahmet'e nasıl gidebileceğini sordu. (Blue Mosque'la Sultanahmet'i farklı yerler sanıyormuş) Sonra bu kadar insanın ne yaptığını bir tür festival olup olmadığını sordu. Bir turist gözüyle bakmayı bırakın kendi gözümden bile çok ilginçti olan biten. İnsanlar örtülerini sermiş, yiyeceklerini getirmiş, arka planda ilahiler, marşlar filan var. Dualar ediliyor, ezan okununca herkes anlaşmış gibi sularını içiyor ve yemeğe girişiyor.

 Namazdan sonra Şerbethane'ye gidelim dendi ama yeni açılmış olduğu için kimse yerini bilmiyordu (Bir adam Şerbethane'yi nasıl olduysa Alman Çeşmesi anladı ve orayı tarif etti.) ve kendi aramalarımızla da bulamadık. Boşverip evimize döndük. Bomboş bir tramvay geldi ve arkamdaki kadın bir an önce binebilmek için beni itekleyip durdu. Bir dirsek geçiresim geldi burnunun ortasına. Arkaya doğru şiddetli bir tekme atmadığım için de pişman oldum. Gerçek edebin objektif ölçümünü bu tür yerlerde yapabiliriz. Kıyamet gününde de insanlar böyle olacak demek ki, annenin çocuğuna hayrı olmaması durumu... Derin tramvay gözlemlerimin sonucu böyle çocuklar.

 Yaz tatili bitmek üzere olduğu için hem panik yapıyorum hem de zil takıp oynayasım geliyor. Paniğimin adı "NE KADAR BOŞ GEÇİRDİM BU YAZI!" Vakti boş geçirme profesörü oldum, pinekleme uzmanı... Bayramda köye gidecekmişiz ve on gün orada kalacakmışız. Neyse ki kitap okuyup rüya görebileceğim bir on gün olacak. (İnanın yapacak başka hiçbir şey yok mazoşistlik yapıp fındık toplamak dışında [fındık toplamış birinin sakırtlaklarını -namıdiğer kenelerini- ayıklamak da ayrı bir faaliyet tabi ki] Aslında dereye inip yengeç de dövüştürebilirim, şu an kafamda ışıklar yanıyor!)
 İyi kötü yaşıyoruz ve sanırım bunalımdan çıktım. Selam ben Sebastian.


22 Temmuz 2013 Pazartesi 0 comments

Tarihte Bugün




22 Temmuz 20**

Özür dilerim millet. Kafamı toparlayamıyorum.

Sanırım bitireceğim.
Bekar hayatı yaşıyoruz babamla. Pilav yaptım sana dedi, çalışan bayanlar gibi eve geç geldiğim için yemek yapmıyorum. Zaten meğerse pilavcıdan pilav almış. Bence o pilav bize bi ömür yeter.
Bekarlık sultanlıktır gençler.
Babamla pilavlarımızı yedik ve sıfır bulaşık. Bekar hayatını da seviyorum. 



Twit: Gözyaşları da buharlaşır bebeğim.


___



22 Temmuz 2013

Sinir krizi geçirmek için harika bi gün. İlerideki günlerin canı cehenneme. Şimdinin de. Çifte standarta maruz kalıyorum, engelleniyorum, aptal yerine konuyorum ve saldırganlaşıyorum, alın size özet. Mutlaka en dibe vurduğum günler olmak zorunda, neden anlamıyorum. Hiçbir şeyi özlemiyorum ve hiçbir şeyi arzulamıyorum. Şimdiki zamanında Ş'sinde yok olmak istiyorum. Tekrar yüzeye çıkabildiğimde bu yazdıklarıma güleceğimi de biliyorum. 


Allah kahretsin.






O kadar boş oturanın boş kalfasıyım ki ancak bu kadar olabilirdim. Bazen hiçbir şey yapmadan oturuyorum bazen kulak uğultularımı dinleyerek oturuyorum, bazen de nefesimi sayarak oturuyorum.

Namaz kılmayan adamın teravihe gitmek istemesi, balık sevmeyen adamın balık lokantasına gitmesi yalnızca bana şüpheli geliyor ve bu şüphe akıl sağlığımı tehdit ediyor. 

Şöyle bir oyun var:









ve ben bunun gibi şeyler yapıyorum











5 Temmuz 2013 Cuma 0 comments

inelim


 Bilinçaltıma girelim hadi. "Bilinçaltı değil bilinçdışı"cılara inat dışına çıkmayıp altına inelim. Çok net hatırladığım bir şey var. Çocukluğuma dair, çocukluğumun somurtmak için tüm yüz kaslarımı seferber ettiğim zamanlarına dair. İyi Sena ve kötü Sena olarak iki ayrı kişiliğe bölünmüştüm. Belki doğal bir bölünmeydi bu, ama adlandırılması suniydi, babam huysuzluk yaptığımda "kötü Sena geldi, o gitsin iyi Sena gelsin" derdi. Kötü Sena geldiğinde ortalık cidden karışırıyordu. Saçlarımı yüzüm görünmeyecek şekilde önüme atmak birinci işaretti. Kötü Sena'nın yüzü yok, ona suret verilmedi gibi bir anlama geliyor olabilir ya da iki kişinin birbirinden daha kolay ayrılabilmesi için farkında olmadan çabalıyor olabilirim. İkinci işaret de halıları toplamaktı. Bunu neden yapmış olduğumu bilmiyorum, yuvarlardım hepsini. Yatak çarşaf sökmek (ilerleyen zamanlarda onu da yaptım) filan bunun yanında daha anlamlı kalıyor. Üçüncü işaret ise yukarıdan aşağı inmeyen kaskatı omuzlardı. Bu harekete hâlâ karşı koyamam, klasik çocuk somurtması pozu.




 Kötüyle iyinin ayrılması beni rahatlatmıştı, yaptıklarıma bir tür meşruluk verdiğinden olsa gerek. Ben kötüyüm, şu an devrede kötü olanımız var ve kötüler de böyle davranır. Hâlâ da belki kendimi rahatlatmak için belki alışkanlıktan iyi ve kötü ayrımını içimden yapıyorum. İplerin hangisinin eline geçeceğine ben karar veremem. Bir şeyler oluyor ve ben ismini koyuyorum. Zaten hiçbir zaman kendi üstümde hakimiyetim olduğunu hissedemiyorum. Bir şekilde yaşayıp, gülüp eğlenip, sevinip üzülüyoruz ve bunların hiçbirini ne engelleyebiliyoruz ne de geri çağırabiliyoruz. Birbirimizin tüm başından geçenleri bildiğimiz ama olaylar hakkında ne hissettiğini bilmediğimiz bir arkadaş gibi.
 Geçmişime üçüncü tekil şahıs muamelesi yapmayı seviyorum. Dünküyle şimdiki aynı olamaz, olmasını istemiyorum. Yoksa üstlenmem gerek çok sorumluluk var ve ahiret günü için tüm azalarımla şimdiden iyi bir iletişim kurmaya çalışıyorum, ufak tefek rüşvetler (ay hanimiş benim ellerim gelin bir güzel nemlendirici süreyim size) yeterli olur mu bilmem ama burnumla bozuşacak gibiyiz, üstündeki yara kabuğunu iki haftadır rahat bırakmıyorum. (ah keşke bu kadar yüzeysel olsaydı azalarla bozuşacak olma sebepleri)
 Bir haftadır elimde olmadan aklıma gelip duran şeyler var. "Şeyler" demeyi tercih ettim çünkü anı desen değil, kişi desen değil, düşünce desen değil. Hepsinin karışımı, biraz ondan ve biraz bundan ve tabi ki şarkılardan ve şiirlerden ve hatta hikayelerden var. Ki benim o kitabın kapağını kapatmış olmam gerekiyordu.
 Kardeşim ölürse katili ben olacağım gibi hastalıklı bir düşünce peyda oldu, hani yanlış ama yanlış olduğuna kendimi ikna edemiyorum. (Şu an kötü Sena bas bas "Bu doğru, herkese gerçeği anlat!" diye bağırıyor. Onu susturabilmenin yolunu bilen varsa bana ulaşsın.) Kendimi bir bütün olarak hissedemiyorum (upps bunu daha önceden söylemişim)  Velhasılı bu yazıklarımın mahkemede aleyhimde delil olarak gösterilmesini istemiyorum.

 Yurt dışına (yurttan kastım dört duvar ev ve iki kıta İstanbul) çıkabilmek için (çünkü yurttan bıktım) Erasmus'la Almanya'ya gitmek istiyordum, bu sene dil yeterlilik sınavını geçemedim. Üçüncü sınıfta gidebilmek için şu aralar şevkle Almanca çalışıyorum. Interrail olayını araştırdım, bir bilet alıyorsun ve Avrupa'da trenle şehirlerarası dolaşıyorsun. Hatta gece rüyama girsin diye bütün gün uyuyana kadar interrail yapmış insanların anılarını okudum. Rüyama da girdi, en başarılı olduğum şeylerden biri bu rüya konusunu belirleme, çok şükür. Sonra dizginler diğer Sena'nın eline geçmiş olsa gerek Avrupa'yı dolaşacaksın da ne olacak düşünceleri belirdi. Fotoğraflarını görebildiğin yerleri çıplak gözle görünce harcadığın paraya değer eline ne geçecek? Daha sonra derdimin "Aa ne şans boş otel bulamadım" deyip muasır ülkenin bilindik bir parkında uyku tulumuyla uyumak olduğunu fark ettim. Adalar'a gitmek isteyişimin sebebinin de bisiklet sürmek olması gibi, basit, çocukça ve temel bir istek ama bunun gibi ucuz ve olası değil. Yine de Almanya'ya gitmeyi en azından buradan kurtulabilmek adına hâlâ istiyorum.  


 Almanya'ya gitmeye bu kadar meraklıyken Fatih'ten başka bir semte taşınma fikrine katlanamıyor oluşumda bir çelişki var mı? Buradaki iki üç anımı da kaybetmekten korkuyorum (Van'dakiler enkaz altında kaldı), tramvayla her önünden geçtiğimde gözümü ayırmadan baktığım Bab-ı Ali'nin önündeki hanutçu taburesinde oturan ben'i artık göremez olmaktan korkuyorum. Galata Kulesi'ni, Vezneciler yolunu (sinirimden adice zavallı dilenciye kızdığım o güzargah), kütüphaneyi (kavga ederken diğer ablaya "doğururken bana mı sordun" diyen kütüphaneci abla çok kilo aldı) özlemekten korkuyorum. Unutmaktan korkuyorum. Köşe budak kaçsam da tanıdığım insanlarla karşılaşmamaktan korkuyorum. Bir de okula yürüyerek gidebiliyorken otobüsle filan uğraşmak istemiyorum (baştan hüzünlü hüzünlü konuşmadan bunu söylemeliydim, haklısınız. Ehe, bu kadar duygusallığın altından bit yeniği çıkmalıydı)




Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;