30 Aralık 2012 Pazar 4 comments

Yazayım da

belki rahatlarım. Belki ileride okur okur şükrederim. Belki okuyanların hallerine şükretmesine vesile olurum, bilemiyorum.
Üzerimde sabah akşam çıkartmadığım tulumum, üstünde annemin ördüğü sarı hırka var. Boynumda kendimi boğarcasına sardığım kalorifer üzerinde bekletilmiş pembe şal... Ev üyelerine entellik tasladığımdan mı? Hayır. Yorgan, yatak döşek hasta olduğumdan.
Bir sabah uyandığımda aynada alt dudağımda çıkmış olan uçukla merhabalaştık. Daha mini minnacıktı. Kendi yöntemimi kullansam, antibakteriyel sabunla köpürte köpürte yıkasam henüz tamamıyla şekle girmeden önünü alabilirdim. Ama üşendim. Evet, üşendim. "Ne zamandır uçuğum çıkmıyordu zaten." mantığıyla (o mantığı ne yapmalı? minareden atmalı) kendi haline bıraktım. Meğer hastalık elçisiymiş. Gün boyunca şakaklarımın zonklamasından mahvoldum. Sadece o kadarla da kalmadı.
Baş ağrısına mütakiben gelen boğaz ağrısını ağrı kesici alarak bastırınca bir özgüven, bir özgüven geldi ki nasıl. İyileştim sandım. Yanıldığımı anlamam için gece olması yetti.
Yutkunmakla ilgili rüyalar görüyordum ki "ARTIK BU İŞKENCEYE KATLANAMAYACAĞIM!" diyerek yataktan fırladım. Nefes alamıyordum, yutkunamıyordum. Mutfağa gidip kendime çay yaptım. Yanında da ağrı kesici aldım. Ağrı yine yatışmış gibiydi.
En kötüsü dün başladı. Hem boğazım hem de uçuktan dolayı dudağım ağrıyordu. Dudağıma anestezik krem sürdüm, tüm ağzım uyuştu; boğazım ise ağrı kesici almama rağmen bana mısın demedi. Hele gece olunca bir azdı bir azdı ki nasıl. Yatağa oturup ağladım. İnsan bu kadar mı çaresiz, bu kadar mı çaresiziz? Sonra hatamı anladım, şifa beklediğim ilaçlardı, ağrı kesicilerdi. Ellerimi açıp asıl şifa sahibine dua ettim.
Elbette mucizevi bir biçimde tüm ağrılarımdan sızılarımdan kurtulduğumu söylemeyeceğim. Antibiyotiğe başladım. Günde en fazla iki dendiği halde üçe çıkarttım, ağrı kesici alıyorum. Yutkunamıyorum. Geceden, uyumaktan korkuyorum. Uçuğum ağrıyor. Acılar içinde mahvoluyorum. Allah'ım ben şımarık bir kulunum. Ufak bir hastalık isabet edince ne hale geldim görüyorsun. Lütfen daha şiddetlileriyle sınama. Tüm hastalara şifa ver. Bizi hastalık illetinden kurtar. Amin.
18 Aralık 2012 Salı 0 comments

K-Pax (Spoiler İçerir)


 Geçen psikoloji kulübümüzün naçizane bir etkinliği de film gösterimi oldu. Önce filmi hepberaber izledik, sonra hazırlanan arkadaşlar filmdeki psikolojik rahatsızlıklara değinerek bize yeni yeni şeyler öğrettiler. Birazdan anlatacaklarım filmi izlemeyenler için ne ifade eder bilmiyorum yine de spoiler sevmeyenler okumasın, uyarımı yaptım. Kehkeh.



 Genel yorumun efendim "adam aslında şizofrenmiş, en sonunda katatonik şizofren oldu" olmasına şaşırmadım, çünkü psikoloji öğrencileri olarak adam aslında uzaylıymış geyiği döndüreceğimizi beklemiyordum. Ama ben şu an psikolojik boyutunu uzak bir yere fırlatıp Amerikan sinemasını kıstas alarak şöyle diyorum: Adam gerçekten uzaylıydı ve K-Pax'ten gelmişti. Alien Trespass'ı ve daha nice uzaylı filmini yapan Amerika'nın K-Pax isimli bir gezegen kurgulamış olması karşısında şu kelamı etmek gerek "why not?"
 Kahramanımızın kendini "kurtulması neredeyse imkansız" olan bir nehre atıp intihar etmeye çalıştığını biliyoruz. İşte, burası tamamen benim yorumum, adam o akıntıda aslında ölmüştü.
 K-Pax'ten gelen Prot ise kahramanın vücuduna girdi. Dünyaya gerçekten gözleme gelmişti, anlattığı gibi bir gezegen de vardı. Aksi halde o uzay gözlem evindeki tüm çizdiği yörüngelerin ve formüllerin birbirleriyle tutarlı olabilmesini başka türlü açıklayamazsınız. Yok efendim babası ona teleskop almışmış da o da yıldızlara bakarmış. Bu kadarcık zamanda, dürbünden bozma bir teleskopla başka bir güneş sistemini ayrıntılı olarak anlatması, kurgu icabı bile olsa imkansız. Sonra mor ötesi ışıkları görebilmesi, kırklık nabızla yaşayabilmesi de cabası.
 Prot evine geri dönüyor filmin sonunda ve geriye ruhsuz bir beden, intihar etmiş Robert kalıyor. E haliyle ne konuşuyor ne tepki veriyor. Biz de ona gerçekçi olmasını umarak katatonik şizofren diyoruz. Hııı. Bir de Bess var tabi. O kız nereye gitti? Prot onu da beraberinde götürdü deyince insanın içindeki o bilinmezlik hissi yok oluyor ve rahatlıyoruz. İnsan yapısı gereği kesin hüküm vermek ister.
 Evet, iki bin iki yapımı bir filmi iki bin on ikide yorumlamak pek akıl işi değil biliyorum. Yine de kült filmlerin neredeyse tamamını daha seyretmemiş olduğumu söyleyip beni cıks cıks diye kınamanıza izin veriyorum.




11 Aralık 2012 Salı 2 comments

Merhaba ama söz vermiş olmayayım


benden zarar gelebilir.

 Bir şeylerin sorumlusu olmak yeteri kadar kötü değilmiş gibi kötü şeylerin sorumlusu olmak... -Şu an aklıma çizgi film sahnelerinden biri geldi. "Bunun sorumlusu kim?" der galeri sahibi, Squidward hemen Sünger Bob'u itekleyerek onu gösterir. "Fevkalade" der galeri sahibi. "Bu bir sanat eseri."-

 Değişik düşüncelerle geçiyor günler. Ve boş. Ellerimi iki yana açıp gün boyunca ne yapmış olduğumu gösteriyorum kendime. Hiç. Ders çalışacağım diyerek masanın başına geçişimle aklıma bir şey, mesela karnımın acıktığı, mesela komik bir video, gelişi arasında bir, hadi olmadı iki dakika var. Kitap okuyacağım diyerek kitabın kapağını açmamla uyuyakalmam arasında da hesaplamaya değmeyecek kadar az vakit var.
 
 Kendi adıma kaşe yaptırdım. Tahmin edemezsiniz, bu benim çocukluk hayalimdi. Kitaplarımın üstüne çıkf çıkf bastım hep. Küçük şeylerle mutlu olabilmek... Hihi.

 Aynı anda birden çok dil öğrenme kavramının anasını ağlatmaya çalışacağım. Arapça, Almanca ve Osmanlıca. Şimdi yine binbir bahaneyle masanın başına oturamadığımı hatırladım ve sıkıntı bastı. Zaten Psikoloji Tarihi'nde sıra dayağına çekilircesine sınıfçak elli üzerinden beş almış olmamız sinirlerimi hâlâ bozuyor. Lisede değiliz. İlkokulda hiç değiliz. Nedir yani? Amaç? Hak, hukuk, adalet?



 Babam evde sinestezi dememizi yasakladı. Garip geldiğinin farkındayım ama altı ay boyunca evinizde her söylenene "sinestezi" cevabı verilseydi sanırım siz de bir şeyler yapma ihtiyacı duyardınız. O kadar yer etmiş ki ağzımıza, o kelimeyi kullanmadan günler çok zor geçiyor. Hehe. Bizdeki mazisi bir kitaba dayanır. Sinestezya. Onu okuduktan sonra kendimizin sinestezik olup olmadığına dair derin düşüncelere gark olduk. Sonra birbirimizin sinesteziye kanıt olabilecek cümlelerine cevaben "SİNEZTEZİİİY" dedik. İş dalgaya döndü. "Hava çok soğuk." denilse bile cevabı belliydi: sinesteğğziiiiyy! Sinestezi, bir tür algı çokluğu olarak tanımlanıyor. Mesela seslerin rengini görebiliyor bu seçilmiş insanlar, ya da kokuların seslerini duyuyorlar, ya da şekillerin kokularını falan filan böyle bir sürü bir sürü karman çormanlık söz konusu.



 Bugün paramın peşine düşmüş olmamın meyvesini aldım, yirmi dolar. Okulda bize bir anket numarası vermişlerdi, Amerika'daki Oregon Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmaymış. Bu ankete katılım karşılığında yirmi dolar sizin dediler. Anketi bitirdiğimde elbette si di sürücüden para çıkmasını filan beklemiyordum yine de ne bileyim isim misim, adres filan alırlar diyordum. Halbuki sayfada yalnızca şu yazı vardı: Çalışmamıza katıldığınız için teşekkür ederiz!
 Önce boşverdim, hehe bilime katkım olmuş oldu para almasam da olur gibi olumlu şeyler düşünmeye çalıştım. Sonra paralarını alanlar olduğunu öğrendim ve sorun olduğunda onlara ulaşabileceğimiz adrese mail attım "where is my money?" anlamına gelecek ama içinde "money" geçmeyen bir şeyler yazdım. Ta ne zaman sonra biri mesaj attı mesajınız spama düşmüş tekrar aktivasyon kodunu gönderin deyu. Gönderdim, baya da sonra bana artık paramı alabileceğimi söylediler. Sevinçle bankaya gittim. Gişedeki amcanın işi varmış, ben form dolduruyor filan sandım ama bildiğimiz roman yazıyordu. Sabırla bekledim, önce sağ ayağımın üstüne ağırlığımı vermiştim, sonra sola verdim, bazen ikisini eşitledim derken yarım saat sonra nihayet yirmi dolarıma kavuştum. Bu arada şubenin kapısını kilitlemişlerdi (ben içerideyken çalışma saati bitmişti çünkü) görevli kapının kilidini açtı, öyle çıktım. Bana da "bir daha geldiğinde daha erken gel." dedi sanki karanlığa kalmış olmam onu rahatsız etmiş gibi, benim iyiliğimi istiyormuş gibi. Bir daha gidecekmişim gibi. (HAYIR, BÜYÜK KONUŞMAMALIYDIM!)

 Bankaya gitmeden önce de Kuzco'yu gördüm, kanlı canlı. Favori çizgi film karakterlerimden biri. Aslında karakterin seslendirmenine hayrandım; gittiğim tiyatroda meğer başrölde o seslendirmen varmış! Üstelik bundan eve gelip de ufak bir araştırma yaptıktan sonra emin oldum. Tiyatroda gözlerimi kapatıp karşımdakinin Kuzco olduğunu hayal etmiştim. O değilse bile sesinin çok benzediğini düşünmüştüm.
 Çocukken, hatta lisede de, seslendirmen olmak isterdim ben. (Yazar duygulanıp duygusala bağlamak üzere)



 Tiyatrodan önce de kütüphaneye gittim. Aslında bugünüm dolu dolu geçmiş, hatta daha demin bir saat kadar da Osmanlıca çalıştım.
 Kütüphaneyi özlemişim. Döşemelerde yürürken çıkan ayak sesini, klimaların ılık ayardayken yaydığı yumuşak kokuyu, koridorda yankılanan kısık insan seslerini, çantayla masa kapmacaları, fısır fısır konuşan insanlara sinir olmayı, bilgisayara bakarken gözüme giren güneşten rahatsız olmayı, kütüphane hakkındaki her şeyi özlemişim. Oraya daha sık gitmem gerek.

 Kütüphaneci abla kaplumbağa hızında fotokopi çektiği için araştırmama yardımcı olabilecek sayfaların fotoğraflarını çektim. Aslında bu bir bahane. Başka kütüphanelerde beş kuruş olan fotokopi fiyatı bizim orada on kuruş. Yüzde yüz zamlı olmasına kalbim dayanamıyor. Parasından değil, kazık yemiş olma hissinden dolayı pek hoşlanmıyorum orada fotokopi çektirmekten. Bana hak verdiğinizi umuyorum. Hıh.
 Sırf başlığın üstündeki tarihte Türkçe karakterler gözükmüyor diye, çarşamba yazmış olduğum bu yazıyı salı günüymüş gibi yayınlamayı düşünüyorum. "Ç"lerimizden ne istiyoorlar?? Ve tabi ki "ğ"lerimizden ve diğer Türkçe harflerimizden de. Üzgün surat.

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;