31 Mayıs 2012 Perşembe 0 comments

Korkarım ki Delirmeye Çalıştım

 Neyse ki edebiyat hocam "neyse ki"deki "ki"nin ayrı yazılması gerektiğini söyledi de hayatımın en karanlık noktası aydınlığa kavuştu.
 Evdekiler erkenden evden çıkıyor, ev bana kalıyor haliyle.
 En son "Düşüncelerin sana kalsın, kapa çeneni!" diye bağırırken buldum kendimi.
 F klavyeyi seviyorum.
 Bugün de deneme sınavım vardı. Cumhuriyet edebiyatçıları olsun, milli dönem edebiyatçıları olsun hepsi aileden biri oldu. Talha bile Cevdet Kudret Solok'un eserlerini biliyor -beşinci sınıfta-
 Şu an ev sallanıyor. Nedenini anlatsam inanmazsınız, benim bile inanasım gelmiyor zaten. Hah sallantı durdu.
 Deminki gök gürültüsü mü yoksa şamatacı kamyonlardan biri miydi? Soru çok. Sanırım evimizi sallayanlarla ilgili bir sesti. Dertleri ne bilmiyorum.
 Pazartesi hiç almadığım tarzda bir telefon aldım. (Satın almak değil, gafil.) Çok mutlu olduğumu söyleyip konuyu kapatıyorum. (Sena hayal kırıklığına uğramaktan korkuyor. Ama uğramayacak inşallah.)

 Bir yerden alınınca diğer yerden gelmesini bekliyorum ve gerçekten geliyor. Allah'ı seviyorum.
 
 Ders çalışmam gerek, özellikle geometri ama analitiğin passiflora gibi bir etkisi var ve feci uykumu getiriyor.

Üstünüçiziyorumüstünüçiziyorumüstünüçiziyorumüstünüçiziyorumüstünüçiziyorumüstünüçiziyorumüstünüçiziyorumüstünüçiziyorum
29 Mayıs 2012 Salı 2 comments

Sesli-Hareketli Görüntü, Şimdinin Deyimiyle Video

Kamera televizyona bağlanmıştır ve Sena kendi görüntüsünü televizyonda görmektedir.

video
21 Mayıs 2012 Pazartesi 1 comments

Çamdan Kavaktan

 Rüyalar, bayanlar baylar. Öhöm, öhöm. Rüyalar, paralel evrenleri izleme fırsatıdır. Size ne kadar saçma gelirse gelsin, gördükleriniz yaşanıyor, yaşandı. Bundan dolayı uykuyu küçümsemeyin. Kendinize rüya görmek için fırsat tanıyın. Diğer evrenlerde neler olup bittiğini takip edin. 

  Bir sabah uyandığımda, ağlayarak uyandığımda diyeyim, rüyamdaki hüznümün geçmediğini fark ettim. Rüyamda saçma sapan bir şeye ağlıyordum, evet. Ama uyanınca "oh rüyaymış" diyemedim, her şeyin yaşanmış olduğunu anlamam da o sabaha tekabül eder. Şimdi öncelikle bir konuda anlaşalım. Ben çoğunlukla uydurup yazarım. Ama bu yazıda hiçbir şeyi uydurmadığımı ve bütün bu dediklerime gerçekten inandığımı bilmenizi istiyorum. 

 Paralel evren mevzusunu genişletmek gerekirse... Bu naneyi duymayan sanırım yoktur. Kaçık fizikçilerin, felaket teorisyenlerinin, senaristlerin, yazarların ve işi gücü olmayan insanların ortaya koyduğu bu fikir, duyulanılan dünyaya bir baş kaldırı niteliği taşır.
Sanırım biraz daha kasarsam bu yazdığım makale olacak. nurullah ataç gibi fiil bile uydurdum, duyulanılmak ya ho ho ho (n ve a kasten küçük, o adama sinir oluyorum!!!!)

 An itibarıyla, eski kitaplar an itibariyle der, bu paralel evrenlerle ilgili düşündüklerimin orijinal olmadığını anlayıp çenemi kapatmak zorundaymışım gibi hissediyorum. Ya da konuyu değiştirmek ki ben konuyu değiştirmeyi tercih ediyorum. Şimdiki zaman eki kullanmayı sevmiyorum. El mahkum, kullanıyorum.   
 Mitoloji hakkında araştırma yapmak ve bu yönde okumalar yapmak istiyorum. El mahkum ders çalışıyorum, şimdilik. Deli gibi kitap okuduğum, hiçbir ayrım yapmadan okuduğum, kütüphaneden bir seferde üçer üçer kitap aldığım bir haftadan sonra test kitapları el ele tutuşarak bana "geri dön bebeğim" şarkısını söyleyince onları kıramadım. Hayır, babam savunma psikolojisini bu kadar etkin kullandığım için bana kızıp ders çalışmaktan kaçmamam gerektiğini falan söylemedi, nereden çıkarttınız?


  Yüzümde panayır var. Sivilceceğizlerimin stresten çıktığını söyleyenler bulunsa da ben bahar alerjisi demeyi tercih ediyorum. Taam mı? Ama var ya bir sürü böyle. Gözüm gözükmüyor aralarından o kadar yani. (Abarttığımı söylememe gerek var mı?) Bahar alerjisi sonuçta, en fazla kaç kırmızı benek olabilir ki? öhöm.

 Hikaye esintileri yüzümü yalayıp geçiyor. Yazarken de sıkılıyorum. İleride yarım kalmış hikayeler kitabım olabilir. Aslında hiç de kötü bir fikir değil ya. Valla bu fikir şu an hoşuma gitti. "Yarım kalanlara dair..."

 Ya bırakın da içimi dökeyim biraz. Bıraktınız mı? Tamam.
 Dersaneden nefret ediyorum. Önceden okuldan nefret ederdim, şimdi okula gitmeyince nefretimi yöneltecek başka bir eğitim kurumu buldum. 
 Büyüklerimiz der ki, bir şikayetin olduğu zaman mazeretini de yanına ekleyiver ve yapıcı bir çözüm önerisi getir. Açıkçası ben anarşitsçe şikayetleniyorum, ne çözüm önerim var ne de bir bahanem; öylesine nefret ediyorum işte.
 Belki tüm dersaneleri havaya uçurmak gerekiyordur. Patlayın e mi?

 Benim şimdi gidip kahvaltıyı falan toplamam gerekiyor. Çüüs.

 
14 Mayıs 2012 Pazartesi 2 comments

Şimdi Böyle Bir Yazıya Ne Ad Konulur Ki?


  Bir sabah uyandığında kendisini kendisi olarak buldu. Bu ben bana ait değil, ben ben değilim mesela sen de sen. Ben ruh muyum? Eğer ruh bile ben değilsem benim varlığımdan söz etmek mümkün mü? Beden yalnızca bir giysi mi yoksa ben sadece bir bedenim de ruh mu ağırlıyorum?

 Zamanı, içinde bulunduğumuz çağı beğenmiyorum. Mordernite adı altında insanın doğasına uygun olmayan bazı yaptırımlar var. Sanki kafa tutar gibiler güçlerinin yetmeyeceği "o mercii"ye. Sırf kafa tutmak mı maksat? Yoksa küçük dağları yaratanlar kendi güçlerinin etkilerini, insanların buyrukları eleştirmemesini, koyunlamasına yaşamalarını seyredip tatmin mi oluyor?
 Uyanıp kendini başkası olarak bulmak. Başka bir şey olarak. Kafka'nın şimdilerde klişeye yaklaşan bu ifadesi el ayası gibi. Ne koysan cuk oturuyor.
 Uykum geliyor, öyleyse varım. Uykuya ayırdığımız saatlerde bir hayat daha yaşayabiliriz. Ne yazık ki alışkanlık öyle kötü bir şey ki yeterli süreyi çok çok çok aşmamamıza rağmen ölü gibi kalkıyoruz. Benimkisi öz eleştiri tadında itiraf aslında. Uyurken dünyadan kopuş hali oluyor ya, o duygunun mahdumuyum. Sesler silikleşiyor, her bir şey daha kolay görünüyor. Ölümün de uyku gibi olduğunu düşünecek olursak, ben saatlerce ölmek isterim.
 Bazen felsefe okumayı çok istiyorum. Sırf düşünmeyi öğrenmek için. Ben düşüneyim, hiçbir şey düzelmeyecek belki/ düşünmekle kalıp kalıp sabun/ Un mesela, tam tahıllı olandan/ düşün.
 İnsan aşağılık mı?
 Üstün varlık mı?
 Ben bencilim, sen de sencilsin. O da ocul. Hepimiz kendimizi düşünmesek belki, iyi ki düşünüyoruz, hayır hayır siz önden lütfen der bir türlü gemiye binemezdik, fırtınalar kop, koparken, şimşekler çakarken, ç a k a r k e n. Nuh'un gemisi bomboş kalırdı ben zaten anlamazdım o Nuh olayını hiç.
 Madem Allah tüm inanmayanları yok etti, şimdi niye inanmayanlar var? derdim. Eskiden. Müslüman olanların hep müslüman kalacağını zannettiğim yaşlardaydım, tahmin edersiniz ki sekiz dokuz ancak vardım.
 .
Merhaba.
(Making my life something so beautiful, beautiful.)
Böyle böyle kendime işkence yapıyorum.
(The taste of your honey is so sweet.)
Bak, hâlâ devam ediyorum.
(Where the hell are you, when I need you?)
Kronolojik sıralı.
(I wonder how, I wonder why...)
Neyse ki parfümler ve şarkılar var. Bir de tramvay durakları ve de deniz. Vapurlar ve rüzgara ve denize sarılanlar. Ve şiirler. Ve rüyalar.

.
 Geçen rüyamda Mollier'den tutun da Necip Fazıl'a kadar oyun yazan sanatçıları gördüm. Çok edebi rüyalar kategorisi.
 Aslında bana tüm o edebiyatçıların bade sunmaları falan gerekirdi, ama sanırım bu ayrıntıyı unutmuş bilinçaltı ltd şti, rüyalardan sorumlu genel sekreter.
 .
 Edebiyat çalışmaya gidiyorum. Hiç neşem kalmadı. Hepsini ortalık yere gülümseyerek çar çur ettim.
 İşte Öztürkçeleşmekten nefret etmek için koca bir sebep (Hiç ezberleyemedim) :

.
 "Beş sınava da giriyorum." dedim. "Şimdiye kadar girdiklerin ve gireceğin "gerçek" sınavlar arasında beş deneme sınavcığı da laf mı yani?" diye cevap verdim. "Bilemiyorum." dedim. "Kaç kişi konuşuyoruz şu an?" dedim, konuyu değiştirmek üzere. "Üç mü?" dedim. "Bilmiyorum." dedim. "Sanki sayımız artıyor gibi." dedim. "Bilmiyorum." dedim. "Allah aşkına hiçbir şey bilmeyen kim aramızda?" dedim. "Benim." dedim. "Öyleyse sus, bilmediğini söyleyip durma." diyerek çıkıştım. Sesler kesildi.

 Sınavdan sonra dünyayı değiştireceğim.
 .
 Konya'dan arkadaşım geldi.
 İstanbul'dan arkadaşım geldi.
 Biz gece uyanık kalmaya çalışmaca oynadık. Ben birkaç dakikalığına uyuyor, uyanıyor onlara rüyamı anlatıyordum.
 Sabah namazını kılıp uyuduk.
 Arkadaşlarla beraber olup de eve geç gelme lüksümüzün olmasını seviyorum. Gelenek haline getirmek üzere olduğumuz tıkınma gecelerini seviyorum. Uçkun bulmuş olmamız Van'ı yad etmek için KOCAMAN bir sebepti.

 Bir Konyalı'ya bozacıda boza içmeden İstanbul'dan ayrılınamayacağını gösterdik. Sımsıcak leblebisini karşıdaki bakkaldan almak şartıyla tabii.


 Beyazıt'ta dolaştık, İstiklal Caddesi'nde dolandık. Pasajlarda orijinal tasarımlı eşyaları görüp ibret aldık. Dönüşte çiğköfte aldık ve bitap ayaklarımızla beraber kendimizi eve attık.
 Ertesi gün Kadıköy'e gittik. 

 Sahaf gezdik. Aşağıdaki eski fotoğrafların her birinin otuz beşer lira olduğunu görüp ciddi manada ibret aldık. 

 Kitapçılarla pazarlık yaptık. Deneme sınavı aldım. (Bu noktada utanıp kafamı yere eğmekteyim) Waffle yiyelim, çiğköfte yiyelim, şunu içelim isteklerini dekarte ederek bomboş mideyle evin yolunu tutarken midye gördük.
 Midyeyi ilk defa denediğimi söylemeliyim. Fena değildi.
 İkinci günü de devirdikten sonra ayrılma vakti geldi.
 Bu seferkinde takımımız eksikti ama. Ekibin tam teşekkülü toplanmasını yaza erteledik.
 Biz tam maşallahlığız.
 .
 Geçen perşembe de Kelime'yle reklamolmasın üniversitesine sağlıklı (!) tıkınma gününe gittik.
 Ayrıntı yazdıkça bu sayfanın google'da çıkma ihtimali yükseleceği için ayrıntıya girmiyorum. Çok yedik, içtik, üstelik hepsi bedavaydı. Muzlu kahve bile içtik. Aslında soğuk sütle içilirmiş ama soğuk süt henüz gelmemiş olduğu için normal kahve gibi içtik. Gayet de güzeldi. Bir şeyin içinde muz olur da güzel olmaz mı?

 Yiyecek bir şey bırakmayınca ferace almak üzere Çarşamba'ya gittik. Dükkanlardan birinde çarşaf denedim. Ne zamandır çarşafın nasıl bir şey olduğunu merak edip duruyordum. Merağımı bir nebze olsun yatıştırmış oldum böylece ama çarşaf giymek çok ama çok AĞIR geldi. Bu da itirafım olsun.

 Daha sonra Fevzi Paşa'ya inip topuklu ayakkabı denedik. Dolaşırken uçlarda dolaşmak gerek.
 Topuklu ayakkabı da çok AĞIR geldi. Bu da ikinci itirafım olsun. Sürekli parmaklarının üzerinde kalkmaya çalışıyormuşsun gibi duruyor ayak. Anatomi hakkında bir gıdımcık şey biliyorsam topuklu ayakkabıların ayağa kesinlikle zarar verdiğini söyleyebilirim. İleride olur da topuklu giyecek olursam bu söylediklerimi bana hatırlatırsınız.
 Çok şükür ki yine çok güzel bir gündü.
.
 Uyuyakalmışım. Üstelik sabah da geç kalktığım halde. Uyanınca annem bana bundan dem vurdu. "Sabah erken de kalkmadın, niye uyudun?" dedi. "Uyuduğumun farkında değildim ki." dedim. "Ben ders çalışıyor olduğumu zannediyordum."
.
 Çaçaron hemcinslerimin şerrinden sana ısrarla sığınırım Allah'ım.
.
 Bir kaktüsten ve özelliğinden esinlenerek yazdığım muhteşemkulade (!) şiirim:

Kaktüsün Adını Hatırlamıyorum Kaktüsü*

Kolloidal yapıların dinamizmine sığındırtan Rabbim
Vakt-i zamanında yaşları göz göz gözleyen taka tuka tum tum
Yerlinin biri bir kaktüs bulmuş, dikensiz ve çıplak.
Aklına nereden esmişse kaktüsü yemiş mantara benzeyen.
Kafamın içinde Tiger'ları kuyrukları üstünde zıp zıp zıplatan Rabbim.
Gök kuşağı mıdır bu; yok, ebemin kuşağı.
Açamam ağzımı vah vah ki onlara, mantarı ilah edindiler.
Kaptakulnifağri ya Hayy!
Buha butu bum bum ve faha fihu fah fah!
Yerli, kaktüsü yemiş.
Dünya dönüyor! demiş, bağırmış.
Enginizasyon mahkemelerinde yargılanırken kendini şöyle savunmuş:
Vallahi dünya dönüyordu, ama şimdi durdu.
Yerlilere akıl erdirmek ne güç Rabbim!
Dikensiz olduklarından mütevellit çıplak kaktüsler...
Yeşil kaktüsler, koyu yeşil kaktüsler...

*Bu tür bir kaktüsün yenilmesi halinde kişide halisünasyon belirtileri gözlenmekteymiş.
 .
 Saatçinin duvarında asılı bir şiir "Rindlerin Ölümü" orada neden asılıydı? Saatlerin insanı delirten tık tık'ları, tık tık tık tık tık tık tık tık... İnsanı delirten şiir... Tık tık. Boşluk, tık tık tık.
 Yaşlı Rind'in Ölümü.
 Genç Rind'in ölümsüzlüğü. Soyut bir göz kırpış, bir el sallayış. Bana gerçekten çok şey öğreten insanlara teşekkür edemedim, o koyuyor. Belki ederim. Belki yakında. Belki uzakta. Belki başka bir yerde. Belki başka bir evrende.
.
 Paralel evrenlerle ilgili ve de Bora adlı bor madenine alerjisi olan zavallı bir çocukla ilgili bir şeyler yazmayı istiyorum, hâlâ.
 .
 Cumartesi günkü rehberliğinden ve eşliğinden ötürü vefakar arkadaşım "Şaşkın Pinokyo"ya teşekkürlerimi gönderiyorum.
 Ve Kelime'ye ve Ney'e ve manevi destekleriyle ayakta kaldığım Rengarenk'e ve manevi desteği bile olmadığı halde varlığının yettiği Feiza'ya.
.
 "Ev adresini göndersene." dedim. "Belki mektup yazarım sana." "Niye sms'in yok mu?" dedi.
 Bu yani.
.
 Türkçe deyimler sözlüğünü okurken uyuya da kalırım. Burası özgür bir ülke sonuçta.
.
Ben bir yok olup geliyorum.

1 Mayıs 2012 Salı 0 comments

Halisünasyon ve Bir Ressam

 Nihayet başardım!
 Halisünasyon görmeyi başardım. Aslında bana sorarsanız halisünasyon falan değildi, nasıl derler, gördüklerimin gerçek olduğuna eminim. Yine de anlatınca gerçek olamayacak kadar saçma şeyler gördüğüm konusunda bana hak verecekseniz. Dediğim gibi "burası İstanbul" açıklamasını unutup gördüğüm gariplikleri garipsiyorum.
 Dersaneden çıktım, eve gidiyorum. Elifrem'le laflıyoruz. Konuşurken bir lise öğrencisi gördüm, belki de ilkokul. Bir erkek yüzü hayal edin. Ona okul eteği ve süveter falan giydirin. Karakterimize göbek ve kalın bacaklar ekleyin.  Hah, şimdi onu eteğini sallaya sallaya yürüdüğünü, seyyar simitçilere gülücükler saçarak bet bir sesle "kolay gelsin"dediğini hayal edin. Daha da fenası etrafına oğlan çocuklarının doluştuğunu ve hep beraber el çırparak yürüdüklerini düşünün. 
 Dahası var. 
 Ben merakla, metropollerde merağa yer yoktur bayım, karşıya geçmeyi bekliyor gibi onu seyrettim. Açıkçası hâlâ gördüklerimin gerçek olup olmadığı hakkında bir fikrim yoktu. 
 Otobüs durağında durdu ve yanına iki adam yaklaştı. Bizimki çantasını açtı ve çantasından beri onlara bir şeyler gösterdi. Film mi çekiyorlar, dedim. Dizi olmasın sakın? dedim. N'oluyor yahu dedim. Sonra adamlarla gözgöze geldik ve ben arkama bakmadan yürümeye başladım. 
 Ne olabileceği hakkında bir fikri olanlar için telefon numaramız: 155


 Yoko d'holbachie


 1971'de Japonya'da doğan bu hanım kızımız Tokyo'da Tama Art Universiesi'nde sanat ve dizayn bölümünü okumuş. 
 Bence resimleri gerçekten harika.











Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;