30 Aralık 2012 Pazar 4 comments

Yazayım da

belki rahatlarım. Belki ileride okur okur şükrederim. Belki okuyanların hallerine şükretmesine vesile olurum, bilemiyorum.
Üzerimde sabah akşam çıkartmadığım tulumum, üstünde annemin ördüğü sarı hırka var. Boynumda kendimi boğarcasına sardığım kalorifer üzerinde bekletilmiş pembe şal... Ev üyelerine entellik tasladığımdan mı? Hayır. Yorgan, yatak döşek hasta olduğumdan.
Bir sabah uyandığımda aynada alt dudağımda çıkmış olan uçukla merhabalaştık. Daha mini minnacıktı. Kendi yöntemimi kullansam, antibakteriyel sabunla köpürte köpürte yıkasam henüz tamamıyla şekle girmeden önünü alabilirdim. Ama üşendim. Evet, üşendim. "Ne zamandır uçuğum çıkmıyordu zaten." mantığıyla (o mantığı ne yapmalı? minareden atmalı) kendi haline bıraktım. Meğer hastalık elçisiymiş. Gün boyunca şakaklarımın zonklamasından mahvoldum. Sadece o kadarla da kalmadı.
Baş ağrısına mütakiben gelen boğaz ağrısını ağrı kesici alarak bastırınca bir özgüven, bir özgüven geldi ki nasıl. İyileştim sandım. Yanıldığımı anlamam için gece olması yetti.
Yutkunmakla ilgili rüyalar görüyordum ki "ARTIK BU İŞKENCEYE KATLANAMAYACAĞIM!" diyerek yataktan fırladım. Nefes alamıyordum, yutkunamıyordum. Mutfağa gidip kendime çay yaptım. Yanında da ağrı kesici aldım. Ağrı yine yatışmış gibiydi.
En kötüsü dün başladı. Hem boğazım hem de uçuktan dolayı dudağım ağrıyordu. Dudağıma anestezik krem sürdüm, tüm ağzım uyuştu; boğazım ise ağrı kesici almama rağmen bana mısın demedi. Hele gece olunca bir azdı bir azdı ki nasıl. Yatağa oturup ağladım. İnsan bu kadar mı çaresiz, bu kadar mı çaresiziz? Sonra hatamı anladım, şifa beklediğim ilaçlardı, ağrı kesicilerdi. Ellerimi açıp asıl şifa sahibine dua ettim.
Elbette mucizevi bir biçimde tüm ağrılarımdan sızılarımdan kurtulduğumu söylemeyeceğim. Antibiyotiğe başladım. Günde en fazla iki dendiği halde üçe çıkarttım, ağrı kesici alıyorum. Yutkunamıyorum. Geceden, uyumaktan korkuyorum. Uçuğum ağrıyor. Acılar içinde mahvoluyorum. Allah'ım ben şımarık bir kulunum. Ufak bir hastalık isabet edince ne hale geldim görüyorsun. Lütfen daha şiddetlileriyle sınama. Tüm hastalara şifa ver. Bizi hastalık illetinden kurtar. Amin.
18 Aralık 2012 Salı 0 comments

K-Pax (Spoiler İçerir)


 Geçen psikoloji kulübümüzün naçizane bir etkinliği de film gösterimi oldu. Önce filmi hepberaber izledik, sonra hazırlanan arkadaşlar filmdeki psikolojik rahatsızlıklara değinerek bize yeni yeni şeyler öğrettiler. Birazdan anlatacaklarım filmi izlemeyenler için ne ifade eder bilmiyorum yine de spoiler sevmeyenler okumasın, uyarımı yaptım. Kehkeh.



 Genel yorumun efendim "adam aslında şizofrenmiş, en sonunda katatonik şizofren oldu" olmasına şaşırmadım, çünkü psikoloji öğrencileri olarak adam aslında uzaylıymış geyiği döndüreceğimizi beklemiyordum. Ama ben şu an psikolojik boyutunu uzak bir yere fırlatıp Amerikan sinemasını kıstas alarak şöyle diyorum: Adam gerçekten uzaylıydı ve K-Pax'ten gelmişti. Alien Trespass'ı ve daha nice uzaylı filmini yapan Amerika'nın K-Pax isimli bir gezegen kurgulamış olması karşısında şu kelamı etmek gerek "why not?"
 Kahramanımızın kendini "kurtulması neredeyse imkansız" olan bir nehre atıp intihar etmeye çalıştığını biliyoruz. İşte, burası tamamen benim yorumum, adam o akıntıda aslında ölmüştü.
 K-Pax'ten gelen Prot ise kahramanın vücuduna girdi. Dünyaya gerçekten gözleme gelmişti, anlattığı gibi bir gezegen de vardı. Aksi halde o uzay gözlem evindeki tüm çizdiği yörüngelerin ve formüllerin birbirleriyle tutarlı olabilmesini başka türlü açıklayamazsınız. Yok efendim babası ona teleskop almışmış da o da yıldızlara bakarmış. Bu kadarcık zamanda, dürbünden bozma bir teleskopla başka bir güneş sistemini ayrıntılı olarak anlatması, kurgu icabı bile olsa imkansız. Sonra mor ötesi ışıkları görebilmesi, kırklık nabızla yaşayabilmesi de cabası.
 Prot evine geri dönüyor filmin sonunda ve geriye ruhsuz bir beden, intihar etmiş Robert kalıyor. E haliyle ne konuşuyor ne tepki veriyor. Biz de ona gerçekçi olmasını umarak katatonik şizofren diyoruz. Hııı. Bir de Bess var tabi. O kız nereye gitti? Prot onu da beraberinde götürdü deyince insanın içindeki o bilinmezlik hissi yok oluyor ve rahatlıyoruz. İnsan yapısı gereği kesin hüküm vermek ister.
 Evet, iki bin iki yapımı bir filmi iki bin on ikide yorumlamak pek akıl işi değil biliyorum. Yine de kült filmlerin neredeyse tamamını daha seyretmemiş olduğumu söyleyip beni cıks cıks diye kınamanıza izin veriyorum.




11 Aralık 2012 Salı 2 comments

Merhaba ama söz vermiş olmayayım


benden zarar gelebilir.

 Bir şeylerin sorumlusu olmak yeteri kadar kötü değilmiş gibi kötü şeylerin sorumlusu olmak... -Şu an aklıma çizgi film sahnelerinden biri geldi. "Bunun sorumlusu kim?" der galeri sahibi, Squidward hemen Sünger Bob'u itekleyerek onu gösterir. "Fevkalade" der galeri sahibi. "Bu bir sanat eseri."-

 Değişik düşüncelerle geçiyor günler. Ve boş. Ellerimi iki yana açıp gün boyunca ne yapmış olduğumu gösteriyorum kendime. Hiç. Ders çalışacağım diyerek masanın başına geçişimle aklıma bir şey, mesela karnımın acıktığı, mesela komik bir video, gelişi arasında bir, hadi olmadı iki dakika var. Kitap okuyacağım diyerek kitabın kapağını açmamla uyuyakalmam arasında da hesaplamaya değmeyecek kadar az vakit var.
 
 Kendi adıma kaşe yaptırdım. Tahmin edemezsiniz, bu benim çocukluk hayalimdi. Kitaplarımın üstüne çıkf çıkf bastım hep. Küçük şeylerle mutlu olabilmek... Hihi.

 Aynı anda birden çok dil öğrenme kavramının anasını ağlatmaya çalışacağım. Arapça, Almanca ve Osmanlıca. Şimdi yine binbir bahaneyle masanın başına oturamadığımı hatırladım ve sıkıntı bastı. Zaten Psikoloji Tarihi'nde sıra dayağına çekilircesine sınıfçak elli üzerinden beş almış olmamız sinirlerimi hâlâ bozuyor. Lisede değiliz. İlkokulda hiç değiliz. Nedir yani? Amaç? Hak, hukuk, adalet?



 Babam evde sinestezi dememizi yasakladı. Garip geldiğinin farkındayım ama altı ay boyunca evinizde her söylenene "sinestezi" cevabı verilseydi sanırım siz de bir şeyler yapma ihtiyacı duyardınız. O kadar yer etmiş ki ağzımıza, o kelimeyi kullanmadan günler çok zor geçiyor. Hehe. Bizdeki mazisi bir kitaba dayanır. Sinestezya. Onu okuduktan sonra kendimizin sinestezik olup olmadığına dair derin düşüncelere gark olduk. Sonra birbirimizin sinesteziye kanıt olabilecek cümlelerine cevaben "SİNEZTEZİİİY" dedik. İş dalgaya döndü. "Hava çok soğuk." denilse bile cevabı belliydi: sinesteğğziiiiyy! Sinestezi, bir tür algı çokluğu olarak tanımlanıyor. Mesela seslerin rengini görebiliyor bu seçilmiş insanlar, ya da kokuların seslerini duyuyorlar, ya da şekillerin kokularını falan filan böyle bir sürü bir sürü karman çormanlık söz konusu.



 Bugün paramın peşine düşmüş olmamın meyvesini aldım, yirmi dolar. Okulda bize bir anket numarası vermişlerdi, Amerika'daki Oregon Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmaymış. Bu ankete katılım karşılığında yirmi dolar sizin dediler. Anketi bitirdiğimde elbette si di sürücüden para çıkmasını filan beklemiyordum yine de ne bileyim isim misim, adres filan alırlar diyordum. Halbuki sayfada yalnızca şu yazı vardı: Çalışmamıza katıldığınız için teşekkür ederiz!
 Önce boşverdim, hehe bilime katkım olmuş oldu para almasam da olur gibi olumlu şeyler düşünmeye çalıştım. Sonra paralarını alanlar olduğunu öğrendim ve sorun olduğunda onlara ulaşabileceğimiz adrese mail attım "where is my money?" anlamına gelecek ama içinde "money" geçmeyen bir şeyler yazdım. Ta ne zaman sonra biri mesaj attı mesajınız spama düşmüş tekrar aktivasyon kodunu gönderin deyu. Gönderdim, baya da sonra bana artık paramı alabileceğimi söylediler. Sevinçle bankaya gittim. Gişedeki amcanın işi varmış, ben form dolduruyor filan sandım ama bildiğimiz roman yazıyordu. Sabırla bekledim, önce sağ ayağımın üstüne ağırlığımı vermiştim, sonra sola verdim, bazen ikisini eşitledim derken yarım saat sonra nihayet yirmi dolarıma kavuştum. Bu arada şubenin kapısını kilitlemişlerdi (ben içerideyken çalışma saati bitmişti çünkü) görevli kapının kilidini açtı, öyle çıktım. Bana da "bir daha geldiğinde daha erken gel." dedi sanki karanlığa kalmış olmam onu rahatsız etmiş gibi, benim iyiliğimi istiyormuş gibi. Bir daha gidecekmişim gibi. (HAYIR, BÜYÜK KONUŞMAMALIYDIM!)

 Bankaya gitmeden önce de Kuzco'yu gördüm, kanlı canlı. Favori çizgi film karakterlerimden biri. Aslında karakterin seslendirmenine hayrandım; gittiğim tiyatroda meğer başrölde o seslendirmen varmış! Üstelik bundan eve gelip de ufak bir araştırma yaptıktan sonra emin oldum. Tiyatroda gözlerimi kapatıp karşımdakinin Kuzco olduğunu hayal etmiştim. O değilse bile sesinin çok benzediğini düşünmüştüm.
 Çocukken, hatta lisede de, seslendirmen olmak isterdim ben. (Yazar duygulanıp duygusala bağlamak üzere)



 Tiyatrodan önce de kütüphaneye gittim. Aslında bugünüm dolu dolu geçmiş, hatta daha demin bir saat kadar da Osmanlıca çalıştım.
 Kütüphaneyi özlemişim. Döşemelerde yürürken çıkan ayak sesini, klimaların ılık ayardayken yaydığı yumuşak kokuyu, koridorda yankılanan kısık insan seslerini, çantayla masa kapmacaları, fısır fısır konuşan insanlara sinir olmayı, bilgisayara bakarken gözüme giren güneşten rahatsız olmayı, kütüphane hakkındaki her şeyi özlemişim. Oraya daha sık gitmem gerek.

 Kütüphaneci abla kaplumbağa hızında fotokopi çektiği için araştırmama yardımcı olabilecek sayfaların fotoğraflarını çektim. Aslında bu bir bahane. Başka kütüphanelerde beş kuruş olan fotokopi fiyatı bizim orada on kuruş. Yüzde yüz zamlı olmasına kalbim dayanamıyor. Parasından değil, kazık yemiş olma hissinden dolayı pek hoşlanmıyorum orada fotokopi çektirmekten. Bana hak verdiğinizi umuyorum. Hıh.
 Sırf başlığın üstündeki tarihte Türkçe karakterler gözükmüyor diye, çarşamba yazmış olduğum bu yazıyı salı günüymüş gibi yayınlamayı düşünüyorum. "Ç"lerimizden ne istiyoorlar?? Ve tabi ki "ğ"lerimizden ve diğer Türkçe harflerimizden de. Üzgün surat.

29 Kasım 2012 Perşembe 1 comments

Miniatürk (Gezi Yazısı, dırın dırın)


 Bugün Türkiye'yi gezdim. Yaa. Hem de iki saatte.
 Miniatürk, yani minik Türkiye. İnsanın eve gidip kartonlarla maket yapası geliyor, benim için durum öyle oldu en azından. Yaklaşık on on bir yaşındayken gezmiştim burayı, yinelemenin vakti geldi diye düşündüm ve koyuldum yollara.
 Eminönü'nden 47E'ye bindim, alternatif olarak yine Eminönü'nden 47 ve 47Ç var. Ayrıntılı bilgi için Miniatürk'ün web sayfasına bakabilirsiniz, yazmaya üşendiğim hatlar var. İneceğimiz durağın adı Miniatürk. Bu kadar kolay!
 Yine de bir çaylak olduğumu ve tabelaları takip etmeye yüksündüğümü size şu şekilde açıklayayım. Miniatürk'ün yanında adını bilmediğim başka bir müze vardı, yanlışlıkla oraya girdim. Tabi hiç bozuntuya vermedim ve orayı dolaşmaya başladım. Belediye'nin kendini övüp durduğu bir müzeydi. Yok şunu yaptık yok bunu yaptık falan filan.



Panaroma 1453 Müzesi'nin maketi


 On beş dakika zorla durduktan sonra dışarı çıktım, evet Miniatürk'ün giriş tabelası karşımdaydı. (Aslında hiç karışık bir yer değil, kafamın dağınık olduğu bir ana denk gelmiş olsa gerek)

 Tam beş, öğrenci üç lira. Gişeden biletimi aldım ve küçük Türkiye'ye girdim.

 Maketlerden çok insancıklar hoşuma gitti desem yeridir.


Ben bu belediye binasının önünden hep geçiyorum yaaa.


Iı şey, hangi köprü olduğunu unuttum.


 Miniatürk Akaryakıt İstasyonu'ymuş :)


Kapadokya'da sıcak hava balonu keyfi


Safranbolu Evleri ve NAR ağacı.


Atatürk Havaalanı


 Yemek için çubukta patates aldım. Adam üstüne o kadar baharat döktü ki baharat yiyorum sandım. Denemeyenler deneyebilir, çok tuzlu sevmiyorsanız muhakkak surette tuz koydurmayın, baharatlar yeteri kadar tuzlu zaten. Açıkçası pek hoşlanmadım.
 Miniatürk'e kadar gidip de helikopter simülasyonuna binmemezlik etmeyin. Öğrenciye altı, öğrenci olmayana sekiz lira olan bu simülasyon aslında sekiz boyutlu sinema dediğimiz şey. Türkiye ya da İstanbul turu yapabiliyorsunuz. Bütün efektlerinin çalıştığına rastladığım yegane sekiz boyutlu sinema oldu. Rüzgar, su hatta ayaklara dolanan yarasa kanatları vardı! Türkiye turu on iki, İstanbul turu on dakika sürüyor bunu da ilave edeyim.



 Cepheye ve kristal müzesine gitmemezlik etmeyin. Kimse yok gibi görünebilir, aktif bir şey yok gibi de görünebilir ama içeri girdiğiniz anda sensörler sizi algılıyor ve top tüfek sesleri, ezanlar, neler neler duyuluyor. Kristal müzesinde de camların içine lazerle işlenmiş tarihi yapıtlar var.

 Çıkışın hediyelik eşya satan yerden olmasını kapitalizme örnek şekil bir A olarak göstermek istiyorum. Hiçim huyum olmamasına rağmen bir kitap ayracı alıp durakta otobüs bekleme faslına geçtim.



 Gidiş kolay olsa da dönüş biraz sabır gerektiriyor. 
26 Kasım 2012 Pazartesi 4 comments

Bu Senenin Moda Meyvesi

Bendeki gelgitler bir başkasında olsa delirirdi. Şu an kırmızı gözlerim şişmiş bir halde Serdar Ortaç dinliyorum. (Düşünün bir kere Serdar Ortaç diyorum! Sanattan ve estetikten fersah fersah uzak bir gürültü) Kahvaltı masasını silerken yere kırıntı döktüğüm için hıçkıra hıçkıra ağladım. Sonra da böyle saçma sapan bir şeye ağladığım için kahkahalarla güldüm. Hep böyle. Niye böyle?
Evi süpürecektim. Üşendim. Yarın sabahki ders iptal olmuş. İyi haber. Tembelliğe davet. Al işte. Al. Al. Al.
Deli bir adam, ama dahi. Dahi dahi. Tanışmak heyecanlı olacak. Delileri sevmişimdir, dahileri de sevmişimdir. Çok heyecanlı olacak. Allah'ım teşekkür ederim. Teşekkür ederim!
Dün Arapça dersinde yanlış bir şey söyleyince "I'm sorry" dedim. Fark etmeden, ansızın, refleks olarak. Sonra durumu daha da berbat edip Fransızca kökenli ama dilimize yerleşmiş olan "pardon" kelimesini kullandım. That was the awkward moment. Affvan.
Bugün İngilizce psikoloji çalışmaya başladım. Günde yirmi yeni kelime gibi bir hedef koydum kendime. Genelde devamı gelmeyen boşuna çabalardan öteye gitmez bunlar ama hiç olmazsa oyalanacak bir şeylerim olmuş oluyor.
Telefonu elden bırakınca müthiş verimli bir gün geçirilebildiğini fark ettim. Eğer günlerinizin bereketsiz geçtiğini düşünüyorsanız telefonlarınızı elinizden bırakın. Kitap okuyun, fotoğraf çekin, ders çalışın, yeni bir dil öğrenin. Elimizdeki malları nasıl kullandığımız sorgulanmadan önce vaktimizi nasıl kullandığımız sorgulanacak, buna neredeyse eminim.
Çok konuşasım yok nedense. Aslında şu an konuşmuyorum, yazıyorum; yine de aynı kapıya çıkıyor ikisi. Cümle kurmaya üşeniyorum. Başım ağrıyor. Kötü bir rüya gördüm. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak uyandım, ama gözümde yaş yoktu. Sonra gördüklerimi hatırlamıyorum.
Çok güzel poğaça koktu. Poğaça çok güzel koktu. Vurgular cümlelerin nerelerindedir? Nerelerindedir vurgular cümlelerin? Devrik cümleleri sevmiyorum. Nurullah Ataç'ı da sevmiyorum. O ne bir deliydi ne de bir dahi. Yalnızca yetenekliydi.
Bu senenin moda meyvesi NAR. Ve ben nara gıcık oluyorum.


15 Kasım 2012 Perşembe 3 comments

Siz Olsanız Özgüven Sorunu Derdiniz

 Yolda broşür dağıtan insanlardan broşür alamıyorum. Yanlarına yaklaşana kadar derin derin nefes alıyorum ve kendimi cesaretlendirmeye çalışıyorum. "Bir şey olmayacak, sadece alacaksın." diyorum. "Alabilirim, bu sefer alabilirim!" diyorum. İnsanları gözlemliyorum. Büyük bir özgüvenle yürüyorlar, broşürü alıyorlar ve yürümeye devam ediyorlar. Kimisi aldığını incelemeden çantasına atıyor. Kimiyse şöyle bir göz atıp en yakın çöpe atıyor. Halbuki ben onları incelemeyi severim. Yazım hatalarını bulup altlarını çizerim. Mutlu insan fotoğraflarına bakıp bu sarışın mavi gözlü modeller yerine keşke kara kaşlı kara gözlü modeller kullansalardı, derim. Hatta model kullanmasalardı, yoldan birilerini çevirselerdi. Beni yolda çevirlerse ne yaparım? Görmezlikten gelirim büyük ihtimalle. Broşür dağıtanları görmezlikten geldiğim gibi, geçer giderim. Çok korkunç! Öyle bir şey olmasa bari. Zaten kamera gördüğümde yolumu değiştiriyorum, tedbirimi almış oluyorum. Ne olursa olsan, belki kamerasız biri beni durdurmaya çalışır. Tüylerim diken diken oldu. Bana yol soranlara bile kekelemeden cevap veremiyorum. Bu sadece bir ayrıntı, fotoğrafımı çekmek için beni durdurmaya çalıştıklarında neler olur tahayyül edebilin diye.
 Dağıtıcıların yanına yaklaşana kadar kuşe kağıdı basılı resimli reklam kağıdını alacağıma kendimi ikna ediyorum, yanlarına vardığım an sanki kendimle dakikalarca cebelleşmemiş gibi yürüyüp gidiyorum. Yapamıyorum, olmuyor. Ama zaten aynıları apartmanın kapısının altından bırakılıyor. İstemediğim kadar broşür, oku oku bitmez. Bitiyorlar gerçi. Bıyık, sakal çiziyorum mutlu insanlara. Kaşlarını birleştiriyorum. Onların mutlu olduğunu düşünmeme sebep olan ne acaba? Bunu hiç düşünmedim. Belki aynaya baktığımda onlarla aynı yüz ifadesine sahip olmadığımdan bir çıkarım yapıyorum. Ben mutlu değilim, ben böyleyim; onlar benim gibi değil, demek ki mutlular. "Mut" nedir ki? "Mut" a nasıl sahip olunur? Ya da bir şehir midir, bir ilçe midir, nedir ki "mutlu" oluruz? Bunun üzerine kafa yorabilirim. Vakitten bol başka bir şeyim yok nasılsa. Yine de düşünmenin pratik hayata hiçbir katkısı yok. Bundan dolayı sanırım çoğu insan düşünmüyor. Ve düşünmedikleri için mutlu olabiliyorlar. Olsun, benim pratik hayatla alıp veremediğim tek şey broşür alabilmek. Bunu başarabilirsem, belki de bilerek başaramıyorumdur, somut hayatta başka hiçbir amacım kalmayacak. Hoşlanmıyor olabilirsiniz, ama bir düşünün. Hedefleriniz var ve onlara ulaştınız. Ne olacak? Sırada ne var? Yeni hedefler mi? Doğru, bakın bu aklıma yeni geldi. Bir hedefe ulaşınca yeni hedefler konulur. Zamanında bir hikaye okumuştum, siz de mutlaka bir yerlerden duymuşsunuzdur, adamın birinin elinde bir tası varmış; adam sanırım bir dilenciydi, zamanın padişahı (ya da kralı) adamın elindeki tası dolduracak, nedenini hatırlamıyorum. Padişah (ya da kral) tasa altınları, mücevherleri dolduruyor, tas dolmuyor. Koyuyor, koyuyor, koyuyor tas dolmuyor. Ülkenin bütün altın rezervlerini bile tasa koyuyorlar, bana mısın demiyor. Sonra bir bilge zata (derviş olması muhtemel) gidiyorlar, adam bir avuç toprağı tasa koyduğu gibi tas doluyor. Sonra derviş alıyor sazı eline. İşte, diyor. İnsanın gözünü ancak toprak doyurur. Ve lafı koyuyor. Meğerse tas insanın göz çukurundan yapılmış. Nasıl ama? Fazla retorik, yine de hedefler konusuna dahi genelleme yapılabilir.
 Aslında var ya ben hiç broşür almamalıyım. Yine almaya çabalarım, orası ayrı. Alınca "mutlu" olacak mıyım? Sanmam. Ama sandığım bir şey var, ki büyük ihtimalle doğru, benim tasım da topraksız dolmaz. En büyük hedefim şimdiki olsun, bana da düşünmeye fırsat kalsın.
3 Kasım 2012 Cumartesi 4 comments

Ah O Tirende Ben de Olaydım

Psikoloji tarihi dersinde verilen ikinci ödev modernizm üzerine yazı yazmaktı. Konu modernizm olunca şöyle bir duraklamak gerek.
Senin, benim, onun ve bakkal Hüseyin'in anladığı gibi bir modernizm mi söz konusu olan? Ya da bir Batılı'nın mı, yahut bizim "laik, çağdaş" aydınlarımızın mı, ya da her şeyden bihaber olduğunu sandığımız herhangi bir deniz kaplumbağasının mı? Neresinden tutarsan oradan eline gelir. Ödevi yaparken bu kadar düşünme fırsatım olmadı tabi. Son güne bırakılmış ödevlerin akıbeti bu şekilde oluyor ne yazık ki. Ancak ödevi teslim ettikten sonra üzerinde ufak bir miktar düşündüm ve şunu söyleyebilirim ki modernizm insanın haddini bilmemesinden başka bir şey değil.
Lisede felsefe hocamız, "kendini bilmek" üzerinde ısrarla durudu. "Kendini bilen haddini bilir, haddini bilen hududunu bilir." derdi.




Sıkıcı bir insana dönüşmüş olduğumu düşünüyorsanız size hak verebilirim. Yine de sizi "kendini bilmek" hakkında beş dakika düşünmeye davet ediyorum.
Konferans sona erebilir, öhö öhö.

"bütün eve dönmek isteyenlere..."*
Evim neresi? Bir yere ait olmalıyım, var öyle bir yer; ama neresi? Sağanağı durduramıyorum. Biri görecek diye ödüm kopuyor. Bu otel odasında hiçbir şeyi sahiplenemiyorum. Yağmur, bulutun değildir, değil mi? Olması gereken oldu. Su buharlaştı, farz edelim ki, yoğunlaştı, sonra damlaya dönüştü. Ağzımdan düşürmediğim "döngü" kelimesine istinaden bu olanların tabii karşılanması lazım gelir. Ab-ı nazar da göz deliklerinden yanaklara kaydı. Diyorum ya her şey devinim içerisinde. "Her şey akıyor."
Rüyaları seviyorum. Rüyalara sinir oluyorum. Rüyalar beni çok mutlu ediyor. Rüyalar beni çok üzüyor. Rüyalar iyi ki varlar. Rüyalar iyi ki varlar. Vicdanımı cimcikleyip duran hayaletler var, geceleri geliyorlar. Her şeyi yoluna koymaya çalışan hayaletler var, onlar da geceleri geliyor. Sonra uyanıyorum, kaçışıyorlar. Bir iki dakika durup gördüklerimi düşünüyorum. Sonra hepsini unutuyorum.

Bir tirene atlayıp arkama bakmadan yolculuk etmek, her şeyden kaçmak istiyorum. İstiyorum ki kaçtıklarım da kafamda benimle beraber yolculuk yapmasın. Karlı dağları seyredeyim, gözüme giren güneşten rahatsız olayım, yanıma kazak almadığım için titreyeyim. Aylar geçsin. Sonra "Raylar bitti." desinler, bizi bir gemiye doldursunlar. Aylarca da deniz yolculuğu yapayım ve kaçtığım hiçbir şey beni kovalamasın.
: Otobüs yolculuğu da olur, ya da uçak, ya da sıcak hava balonu, dahi bisiklet bile.

HEYHAT!
Kalp kırmak kolay. Elimde çivili top var sanki. Azıcık uğraşarak ÇATUR ÇUTUR kırıyorum. Geriye kalan parçalar da elimde kalıyor, uğraşıp duruyorum düzeltmeye yapboz yaparcasına. Yorgunum.

Affet beni.
25 Eylül 2012 Salı 0 comments

iç içe

Ninya öldüğünde ailesi çok üzülmüştü. "Ay, kokar bu şimdi." dedi anne. Baba cenaze masraflarını düşündü. Kız kardeş, ablasının eski püskü elbiselerinin kendisine kaldığına ve uzun zaman yeni kıyafet alamayacağına üzüldü. Ninya'nın bileği kesik cesedi banyoda bırakılarak salona acil durum toplantısına geçildi. "Kim temizleyecek banyoyu?" dedi anne. Somurtuyordu. "Cenazeyle kim uğraşacak?" dedi baba. Kaşları çatıktı. "Kim üzülmüş taklidi yapacak?" dedi kız kardeş. Alnını kırıştırmıştı. "Merak etmeyin sevgili eşim ve çok sevdiğim kızım." dedi baba. "Biraz yorucu olacak ama aklıma bir fikir geldi." Baba kilerden küreği aldı. Anne siyah çöp poşetlerin altlarını keserek birbirlerine bantladı. Kız kardeş Ninya'nın eski kıyafetleriyle Ninya'yı sarmaladı. Anne ve baba cesedi poşete koydular. Artık yola koyulma zamanıydı. Ninya'yı bagaja yerleştirmek neredeyse yarım saat sürmüştü. "Deli kız, tamam iyi ki öldü ama bizi uğraştırmayacak şekilde ölemez miydi?" dedi anne. "Yaşasın, artık bana emirler yağdıran bir ablam olmayacak." dedi kız kardeş. Şehir dışına doğru boş bir araziye gelmişlerdi. Baba çukur kazmaya başladı. Anne ve kız kardeş arabanın içinde bekleşiyorlardı. Baba saatler sonra çok da derin olmayan bir çukur kazdıktan sonra cesedi içine yerleştirdi. Hep beraber üstünü toprakla örttüler. İşleri tamamen bittiğinde hepsi kan ter içinde kalmıştı. Ilık bir banyo yapma hayaliyle evlerine döndüler. Hikayeyi "Ama önce annemin banyoyu yıkaması gerekiyor!" diye bağırarak bitirdi Ninya. Gerçeklikten fersah fersah uzak olan hikayesini -hatta masal bile denebilirdi- gözleriyle tekrar okudu ve tekrar ağladı. "Benden nefret ediyorlar. Ben ölünce benden kurtulmuş olacaklar. Ben herkes için bir yük üm, bir fazlalığım." derken fısıltıları hıçkırıklarına, gözyaşları sümüklerine karışmıştı. Her kavga sonrası ailesini canavarlaştırdığı hikayeler yazarak rahatlardı. Ailesinden böyle intikam almak hem biraz haince hem biraz masumane gelirdi ona. Anne babasına iftira atıyormuş hissine kapılsa da yastık yumruklamaktan başka yapabildiği tek şey buydu. Siniri geçince hikayeyi yırtar atardı nasılsa. İçini dökmüş olur, ama kimse incinmemiş olurdu. Olaylar ne kadar olmayacak şeyler olursa o, o kadar rahatlardı. Annesi Ninya'nın bağırdığını duyup odasının kapısına dayanana kadar Ninya sadece sessiz sessiz hıçkırıyordu. "Aç şu kilidi!" dedi anne. "Açmayacağım!" dedi Ninya. Anne ağzına geleni sayarken Ninya masasındaki çerçeveli fotoğrafı yere çaldı. Camın kırılma sesi keskin bir bıçak gibi annenin sesini kesmişti. Soğuk sessizlik bir saniye sürdü. Sonrası annenin bağırışları, bağırışları duyan babanın tehditleri... Ninya cam kırıklarından gözüne kestirdiği bir tanesini bileğine dayadığında klasik intihar söylencelerine başladı. "Yeter, artık dayanamıyorum, yeter. Bütün bunlar çok fazla. Benden nefret ettiğinizi biliyorum." dedi, ama sesi gürültüden duyulmadı. Kan, damarlarından ılık ılık ayrılırken Ninya derin bir uykuya daldı. Anne sesi kısıldığından dolayı kendine çay yapmaya gitmişti. Ninya'yı unutmuştu bile. Hadiseden dört gün sonra tüm eve dolan çürük et kokusu anneye bir şeylerin yanlış gittiğini fark ettirdi. Ninya'nın kapısını babaya kırdırdı. Odanın ortasında adeta değişik bir yaratık vardı. "Yaşasın, kızım ölmüş. Artık ona bakmaktan kurtuldum." diye sevinç çığlığı attı. Babayla birbirlerine sarıldılar.
10 Eylül 2012 Pazartesi 4 comments

Hayat Emaresi

Buraya günlüğümsü yazılar yazınca biraz ürperik oluyorum. Sanki psikolojik tahlilimi yapacaksınız, başıma gelen her olaydan haberdar olacaksınız, beni gereğinden fazla tanıyacaksınız gibi geliyor. İşin aslı bu tür açık kodlanmış bir yazıdansa asıl kimliğimi ele veren saçmalarcasına yazdıklarım. Sürrealistleri ele alalım. İnsanın bilinçaltını salt sanat sayarlar. Bu bilinçaltı lakırdılarından hakkında iyice bilgi sahibi olduktan sonra bahsetmek istiyorum aslında. Şimdilik ertelenebilir.

Bu yaz tatili çok uzun sürdü. Üç günün üç ay gibi geçmesi hep Eistein'ın izafiyet teorisiyle mi ilgiliydi? Bilemiyorum. Ama zaman çok ağır geçti, bunu biliyorum. Ordu'dan sonra Çanakkale'ye gittik. Dönerken domates, patlıcan, kekik, zeytinyağı filan aldık. Otçul yaşama merhaba! :( Zeytinyağının tadındansa ayçiçek yağını, hatta bu sıvı yağlardansa tereyağını tercih ederim. Merhaba müstakbel kolestrol!

Ben bu aralar uzun yazı yazamıyorum. Belki aralıkları artırırsam uzun yazmışım gibi olur ama

yalnızca

sizi

kandırmış

olurum.

Sizi fotoğraflarla baş başa bırakıyorum.

Bu cadı deniz kabuklarından yapıldı.



Desenli cep mendili. İnsan kullanmaya kıyamaz.



Keçeden kalemlik gibi bir şey. Annem yaptı.

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;