12 Aralık 2011 Pazartesi 0 comments

Parmaksız Kuşun Parmaksız Sahibi

 Bir kere gülümsedim ve adı "Gülümser" olan bütün kızlar bana cephe aldı. Yok efendim hiç böyle gülümsenir miymiş? Bu gülümsemekse onların yaptığı sırıtmakmış. Derhal gülümsediğim iddiamdan vazgeçmeliymişim. Falan fıstık. Yer fıstığı. Hatta yer fıstığı ezmesi. Canım fıstık ezmesi. Bi' tanem. O kirli sarı rengin hayatım boyunca rastladığım renklerin en lezzetlisi. Meyveli yoğurdun sarıya kaçan beyazından bile.
 Neyse. Gülümsemek diyordum. İlk gülümsememin üstünden çok zaman geçti.
 Milyon kere gülümsedim. Ve adı "Gülümser" olan kızlar tebessümlerime alıştı. Başıma mimoza çiçeklerinden yaptıkları bir taç taktılar. Şimdi gülümseyebiliyormuşum. Hatta nüfus cüzdanında olmasa da göbek adıma "Gülümser"i ekleyebileceklerini söylediler. İsimlerini benimle paylaşma kibarlığı karşısında gözlerim doldu. Yine de kabul edemedim. "Benim bir göbek adım var zaten." dedim. Onların da gözleri doldu. Saatlerce ağlaştık. Ağlamaya başlayınca daha gülemeyeceğimizi bildiğimizden adı "Gülümser" olan bütün kızlar teker teker kimliksizleşmeye, isimsizleşmeye başladı. Bunun üzerine daha çok ağlamaya başladık. Onlar tamamen silinince ben ortada kalakaldım.
 Yaşar'lar öldü, Yeter'ler yetmedi, Satılmış'lar esnaf oldu, Döndü'ler köşeyi dönemedi, Gülümser'ler ağladı. Kurallar, kurallar, kurallar...
 On saatlik uykuya doyamayanlar için psikolojik bir baskı ba'bında "Sadece Aptallar 8 Saat Uyur" adında bir kitap yazıldı. Herkes kitabın başlığının çeşitli varyasyonlarını uydurdu ama neredeyse bir avuç insan okudu. O kitabı bilmeyen yok, ama okuyan az. Neden? Çünkü aptal yerine konulduğumuz kitaplar okumayı sevmiyoruz. Çünkü biz zekiyiz. Çünkü biz çok ama çok zekiyiz! Kahrolmasın ki adımız Zeki olmadığı halde zekiyiz! On saatlik uykuyla zombi gibi dolaşıyorsak on saat uykunun bize yetmediğini gösterir bu. Ki on saat yetmezse sekiz saat hiç yetmez. Hiç yanılıyormuşum gibi geliyor mu? Gelmez çünkü sen de en az benim kadar zekisin.
 Adı Zeki olanlar, zeki insanların zekalarını kıskandı, Zeki'ler de suda çözündü ve çeşit çeşit sulu çözeltiler oluştu. O sulu çözeltileri de yüzde problemleri başlığı altında deneme sınavında sordular. Öğrenciler içlerinden "hmm" çektiler. Esaslı bir küfür de çekmiş olabilirler. Nasılsa ne kadar küfredersen o kadar afillisin. Yine de soruyu çözebilen zeki insanlar da oldu. Onların da boyları uzadı ve başları boyları uzadığından olsa gerek göğe eğerdi.
 Gülümser'lerin ağlamaları uzun havaya döndüğünde ben -itiraf ediyorum- soru çözüyordum. Bir kebapçıya gitmiştik. Tuz serpmişlerdi etin üstüne. Ve salataya. Ve suya ve peçeteye. Ben tuzu hiç sevemedim. Sevemediğim tek şey tuz olmadı üstelik. Beni sevdiğini söyleyen insanları sevmeye çalıştım -yemin ederim ki uğraştım- olmadı, salatanın en altlarından belki tuz ulaşmamıştır umuduyla yemeye devam ettim. Sonra da salata yemekten vazgeçtim, verdiğim en doğru kararlardan biriydi. Ayrıca papağanlar da tuzsuz çekirdek yer.
 Uzun havaları duyunca "ne oluyor?" bakışlarıyla önce sağıma, sonra soluma, sonra tekrar sağıma bakınca her tarafta parmak kadar boyları kalmış olan Gülümser'leri gördüm. -Yine itiraf ediyorum- oradan kaçtım. Hiçbirini görmek istemedim. Ne halleri varsa görsünler, dedim.
 Şimdi tüm bunları düşünürken keşke sesleri duyduğumda sağıma soluma bakmasaydım diyorum. Yok olan insanların kaybolduklarını sanıp kendimi suçlamazdım hiç olmazsa.
 Papağanım önce kendi parmağını sonra benimkini koparttı. Ve etrafımda bu olaya gülecek kimse kalmadı. Kimse kalmadı, kimse kalmadı, babacık, babacık, ciik.
1 Aralık 2011 Perşembe 0 comments

Alabildiğine Çiğne (Birinci Bölüm)

"Yasaklar çiğnenmek içindir! Ya da kurallar mıydı o? Aman neyse ney... Yasaklar da çiğnenir,
kurallar da. Her ikisini de çiğnemek çok zevkli." Aklından tüm bunlar
gerçerken ağzındaki sakızı yasak çiğnemiş olmanın verdiği zevkle çiğniyordu Gökçe.
Hayattaki tek gayesi "yasakları delmek"ti sanki. Bu uğurda
yapmayacağı çılgınlık yoktu. Her okul çıkışı bakkala gidip, eve en az iki paket
sakızla dönmek de evdeki sakız çiğneme yasağını çiğnemek içindi elbette. Bu
yasağın konulmasında, mutfak tezgahının üstünde, yemek masasında ve halıya
yapışmış halde bulunan çiğnenmiş sakızlar etkiliydi şüphesiz. Tüm bu sakızların
sağda solda bulunması üzerine Gökçe hariç evdeki herkesin ortak kararıyla sakız
yasaklanmıştı. Tabi bu sakız bağımlısı olan Gökçe'nin "Kesinlikle Delmem
Gereken Yasaklar" listesine eklenince ekmeğine yağ sürülmüş oldu.

 Onun böyle bir listesi olması şaşırtıcı bir şey olmazdı. Hatta bu liste, okulda yaptığı acayipliklerin
yanında "masum" bile sayılabilirdi. Okulda adı "lanet işlere
burnunu sokan anormal kız"a çıkmıştı. E bütün anormalliklerin yanında
böylesine bir lakap oldukça normaldi.

 Gökçe İYP adlı bir parti (!)kurmuştu okulda. "İnekleri Yok Etme Partisi" açılımlı bu partinin
elliye yakın üyesi de vardı üstelik. Gökçe'nin "pis işlerinde"
kullanığı defterde üyelerin isimleri ve "Hedef İnekler" başlığı
altında mimlenmiş isimler vardı. Gökçe, İYP'yi İYÖ olarak değiştirmeyi
düşünüyordu; çünkü parti kurmak yasaldı, yasadışı olan örgütlerdi. Bakalım
İYP'nin başkan yardımcısı bu işe ne diyecekti? Anlaşmalarına göre bugün telefon
açma sırası Gökçe'deydi.

 Ağzındaki sakızın şekeri bitince sakızı ağzından çıkarttı ve yeni bir sakız attı ağzına. Çalışma odasına
geçti. Telefonu eline aldı ve numaraları tuşlamaya başladı. Kısa bir
bekleyişten sonra karşı ahizeden "Alo, buyrun" cümlesini işitti.
"Alo, ben Gökçe, Yasemin'le görüşecektim." Bu kibar sesi, sahibinin
yaptığı acayipliklerle kim bağdaştırabilirdi ki? Hiçkimse!

 "Alo, Yasemin ban Gökçe. Ödev var mı yarına onu soracaktım." Bunun gizli bir şifre olduğunu Yasemin
ve Gökçe'den başkası anlayamazdı tabi. Hiçbir işi normal olmayan Gökçe'nin
şifreleme yöntemiydi bu. Ödevle ne alakası olurdu Allah aşkına? "Hmm
AnaBritannica, kaçıncı cilt? Yetmiş dördüncü sayfa mı? Tamam teşekkürler."
Bu AnaBritannica şifre değildi, ikisinin de evinde ortak bulunan ansiklopediden
bahsediyorlardı. Gökçe heyecanla Yasemin'in söylediği ciltten sayfa yetmiş
dördü açtı. Filmlerdeki kötü cadılar gibi gülmeye çalıştı.
"Hahahahaha!" Odasından pis işlerini kaydettiği defterini aldı.
Başlığını attı "Ruh Çağırma" Ansiklopediden cımbızla ayıkladığı en
etkili yöntemleri maddeler halinde defterine geçirdi. Ansiklopedide "Ruh
Çağırma" başlığının bulunması saçmaydı, ama bir o kadar da zevkliydi.

 Yazmayı bitirince ciddi bir iş yapıyor olmanın verdiği ciddiyetle gülümsedi. Bunu neden yaptığını sorsak
cevap veremez.

 "Hey yazar, benim hakkımda konuşup duruyorsun, ses çıkartmadım eyvallah; ama bana bazı şeyleri
neden yaptığımı sorma hakkın yok. Şimdi hikayeni anlatmaya devam et."
Tamam, çok şaşırmayın onun böyle demesine. Normalde hikayelerdeki kahramanlar,
bir yazar tarafından yazıldıklarını bilmezler. Ama Gökçe bilir. Çünkü o farklı,
çünkü o hep vardı. Ben yazsam da yazmasam da vardı. Ansiklopediler, kütüphane
kütüphane dolaşıp özetlerini çıkardığı mistik kitaplar buharlaşıp uçmuyor.
Hepsi Gökçe'nin bilinmezliğe olan açlığının doyurulması için zihninin bir
köşesinde depo ediliyor. Bilinmezlik dedim de, benim için bilinmezlikse onun
için "azıcık bilinebilir"dir.

 "Çok konuştun. Bence hikayeye devam etmelisin."

 Duydunuz onu. Devam ediyorum.

 Gökçe'nin pek arkadaşı yoktu. Aslında hiç arkadaşı yoktu. Sadece meslektaşları ve hayranları vardı. Okulda teneffüste yanındaki sıra boş kalmazdı. Mutlaka birileri gelir, atıyorum cin
çağırma hakkında merak ettiklerini sorar, Gökçe uzun uzun bilgilendirirdi
soranları. Bu meraklılardansa hayranlar daha fazlaydı. Facebook'ta adına hayran
sayfası bile açılmıştı. Kimilerine göre ulaşılmaz bir noktadaydı o. Mistik
güçlerinin yanında sesi de harikaydı. Konuşma sesi özellikle… Kendini
dinlettiren o ses tonu sayesinde İnekleri Yok Etme Partisi'nin üye sayısını gün
be gün arttırıyordu. Bütün bu parti olaylarından öğretmenlerin henüz
haberlerinin olmadığını belirtmem gerek.



Tarih: 8 Aralık 2010 Çarşamba

Yer: Cumhuriyet İlköğretim Okulu 7/A

Zaman: 4. Ders Saati, Matematik Dersi


 Gökçe "Matematikten gerçekten nefret ediyorum." düşünceleri eşliğinde gözlerinin altı kapkara
insan figürleri çiziyordu. Matematik öğretmeni İhsan Hoca, onun dersle ilgisi
olmadığını fark etti. Yavaşça yanına yaklaştı ve pek de yavaş olmayan şekilde defterini önünden çekti. Gökçe
neye uğradığını şaşırmış şekilde hocanın elindeki defteri gördü ve defteri
almaya davrandı. İhsan Hoca'nın defteri vermeye niyeti yoktu, üstelik
gözlerinin altı kapkara olan insan figürleri oldukça ilgisini çekmişti. Defteri
karıştırmaya başladı. Bu defterin "Gökçe'nin pis işlerinde kullandığı
defter" olduğunu söylememe gerek bile yok.

 İhsan Hoca'nın okudukça göz bebekleri büyüdü, suratı asıldı, yüzü allak bullak bir hal aldı. Gökçe ise hiç
yapmadığı bir şey yapmaya, ağlamaya başladı. Sınıfın gürültüsüzlüğünde Gökçe'nin
hıçkırıkları yankılanıyordu. Sınıf arkadaşları neye şaşıracaklarını
bilemediklerinden derin bir sessizliğe gömülmüşlerdi. Gökçe'nin ağlamasına mı,
İhsan Hoca'nın yüz ifadelerine mi, yoksa "malum defter"in deşifre
edildiğine mi şaşırsınlardı? Sonunda Gökçe'nin ağlamasına şaşırmaya karar
verdiler; çünkü en şaşırtıcı olan buydu.

 Gerçek bir arkadaşınız yoksa ağladığınız an dışında etrafınızda herhangi biri olabilir; ama ağlarken
yanınızdaki sıranın boş olduğunu görürsünüz. Ve kimse yanınıza oturmaya
yanaşmaz.

 Eğer bir öğretmenseniz öğrencilerinizden birinin acayip yazılar yazdığı/resimler çizdiği bir defteri
ele geçirdiğinizde defterin sahibinin hıçkırıkları sizi etkilemez. İşin üst
boyutunu düşünürsünüz ve "öğrenciyi normalleştirmek adına atılan her adım
mübahtır." ilkesini benimsersiniz.

 Eğer bir öğrenciyseniz öğretmenle "lanet işlere burnunu sokan anormal kız" arasında bir
gerginlik yaşandığı sırada çıtınızı çıkarmaz ve merakla olacakları
seyredersiniz.

 Eğer "lanet işlere burnunu sokan anormal kız"sanız, yapacağınız pek bir şey yok küçük hanım,
ağlamaya devam edin.

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;