22 Eylül 2011 Perşembe 0 comments

Kedi Çişi

  Kedi çişi kokan bebeğini kucağına ilk aldığında "Bu bebek benim değil!" diye bağırdığını hatırlayınca içi cız etti çiçeği burnunda anne olan Çiçek. Gözleri herhangi yeni doğan bir hayvanın gözleri gibi sıkı sıkı yumulu olan insan yavrusuna baktı. Kıpkırmızı yüzlü insancık dişsiz ağzını ara sıra açarak esnerken minicik elleriyle havada görünmez sinekleri kovalıyordu. Deminki cümlede "minicik eller" tamlamasını kullandığım için okuyucular bebeğin "oy oy oyy, şeker şeeeyy" olduğunu sanmasınlar. Oldukça çirkindi, oldukça kırmızıydı, oldukça oldukçaydı. Üstelik diğer bebeklerin cennet gibi kokmasının aksine kedi çişi kokuyordu. 

  Çiçeği burnunda anne çocuğun adını onu kokladıktan sonra koymuştu. "Kedi Çişi" Hamileliğinin daha ikinci haftasındayken (bir hamileliği ikinci haftasında fark etmek özel bir yetenektir) bebeğine isim düşünmüştü. Kız isminden bol başka bir şey olmayan şu dünyada kız olursa ne olacağına karar vermiş ama bir türlü erkek ismi bulamamıştı. Şimdi doğan oğlunun adını Kedi Çişi koyması elbette haksızlıktı, elbette saçmalıktı, elbette domuzluktu. Lakin Kedi Çişi'nin onun rahmini dokuz ay boyunca sömürmesi başlı başına intikam sebebi değil de neydi? Daha en baştan anlaşma maddelerini hazırlamış, bunu yüksek sesle karnındaki bebeğe iletmişti.
Madde Bir: Ben o anne kuşlardan değilim. Benden senin gelişimin için daha önceden yapmadığım şeyleri yapmamı bekleme. Senin için ne yemek düzenimi değiştiririm, ne daha çok yerim, ne de sağlıklı beslenmeye özen gösteririm. Ağrım olduğunda prospektüslerdeki "hamilelere uygun değildir." yazısına aldırmadan paşa paşa ağrı kesicimi de alırım.
Madde İki: Seni gürültüden yalıtıp zihninin gelişimi için sana klasik müzik falan dinletemem. Benimle beraber metal dinlemek istersen orası ayrı tabi.
Madde Üç (En önemli madde bu.): Eğer karnımı tekmelersen ayak tabanlarını okşamam, intikamı öğrenmen için geri bir yumruk yersin ancak.
Madde Dört: Doğduktan sonra "anne"den önce "baba" dersen, hatta herhangi bir şekilde "baba" dersen seni pencereden atarım.
Kedi Çişi tüm bunları anladı mı orasını Allah bilir. Şunu söyleyebilirim ki en önemli madde olan "tekme yok" maddesini yüzlerce defa çiğnedi. Ve annesi karnına yumruk atmanın kendi canını çok feci yaktığını fark ettiğinde bu maddeyi anlaşmadan çıkardı.
Elbette bunun doğduktan sonrası da vardı.

  İsim, bir insanın her şeyidir. İnsanlar isimleriyle var olurlar, isimleriyle yükseltilirler, isimleriyle mahvolurlar.
Ömrü boyunca boynunda bir tuğlayla gezecekti Kedi Çişi.

  Bebeğini kucağına ilk aldığında "Bu bebek benim değil!" diye bağırdığını hatırlayınca içi tekrar cız etti çiçeği burnunda anne olan Çiçek. Hemen bir yatıştırıcı iğne yapmıştı hemşireler. Her anne aynı olamıyor işte; kabullenmek, değişimlerin en zor aşaması. Anne itiraf edemese de bebeğinin bir an önce dillenmesini ve "baba" demesini iple çekiyordu. Çünkü eğer böyle bir olay olursa anlaşma gereği onu camdan atmak zorunda kalacaktı. Dikkat et okuyucu, "zorunda kalacaktı" diyorum. Babası meçhul de olsa, kedi çişi de koksa, çirkin ötesi de olsa, annesinin hayatını mahfetmiş de olsa bir anne bebeğini camdan bahanesiz atamazdı.
Annelik hormonları bile anne olmak istemeyen birinden "anne" yaratamaz. Küçükken alınan oyuncak bebeklerin boşuna olduğunun göstergesidir bu. "Erkekler ve onların iğrenç, şeytani dehaları! Küçücük kız çocuklarını sırf neslin devamı için oyuncak bebeklerle oynamaya teşvik etmek ancak bir erkeğin aklına gelirdi. Nesil devam ettirme budalası salaklar." dedi Çiçek. Ve sinirden gözünden akan bir damla yaşı sağ elinin işaret parmağına sildikten sonra uyuyan oğlunun gözlerine sürdü. Bunu yapmasının tek nedeni bunu yapmak istemiş olmasıydı. Birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ağlarken sarsılan vücudunun ritmine kaptırdı kendini. Daha kendisi küçücük çocuktu, daha büyümemişti. Nasıl olur da bebeği olurdu? Önünde artık hayal ettiği gibi bir gelecekten eser yoktu. Karnı bu yaşında buruş buruş olmuştu. Üstelik bebeğinin babası bile yoktu. Ağladı, ağladı, boğazına çuvaldız saplanır gibi bir acı duyana kadar ağladı. Uzandığı yatakta yanında yatmakta olan oğluna sarıldığını fark etti. Oğlunun cennet gibi kokusunu içine derin derin çekti. Cennet gibi mi dedim? Annesi öyle diyorsa öyledir.

---
  Bir hikayenin perde arkasını merak edenler için yazıyorum şimdi. Öncelikle daha önce hiç kedi çişi koklamadığımı belirtmem gerek. Bugün okul çıkışı midemi tıka basa doldurduktan sonra dersaneye doğru bayır yukarı yürürken sarımsı bir kedinin bir ağacın dibine köpek usülü işediğini gördüm. "Köpeklerle takılıyor herhalde." dedim ve o an aklıma "kedi çişi" tamlaması düştü. Ve bu tamlamadan kurtulamadım. Sürekli ama sürekli aklımda tekrarlayıp durdum. Bunu mutlaka kullanmam gerekti! Ve ortaya bu hikaye çıktı. Eve geldim, aklımda hikaye yazmak falan yoktu. Uyudum vesaire. Sonra kendimi bu hikayeyi yazarken buldum. İlk defa yazdığım hikayenin başlığını hikayeyi yazmadan koydum. Acaba nasıl kokuyordur ki kedi çişi?
18 Eylül 2011 Pazar 0 comments

Küçük Bir Çocuk Küçük Bir Çocuktur

  Ağlıyordu küçük kız. Uzun siyah kirpiklerinin ucuna takılıveriyordu damlalar. Kirpiklerinin üstündeki yuvarlak cam parçalarını andıran göz yaşlarını görseniz " Rabbim kızın kirpiklerine yağmur yağdırmış." derdiniz. Kirpiğe takılmaktan kurtulan yaşlar ise çocuk parklarındaki kayacağın başında özgürlüklerini ilan eden küçükler gibi yanaklarından aşağıya kayıyordu. Küçük kız ağlıyordu işte. Yorganı kafasına geçirmiş, içerinin sıcaklığına aldırmadan ağlıyordu. Her nefes verişinin içeriyi daha çok ısıttığının farkındaydı, ama yorganı kafasından çekmemesi gerektiğini biliyordu. Hıçkırıyordu, burnu tıkanmıştı, üstelik korkuyordu.
  Korku... Neyden korktuğunu biliyor, ama neden korktuğunu bilmiyordu. Bir çocuk gibi, sadece bir çocuk gibi korkuyordu.
  Burnu tıkandığında ağzından nefes almaya başlamış, birkaç dakika sonra ağzı kupkuru olmuştu; ağlarken ağzınızın kupkuru olması, boğazınızdaki o sert oyuncak topun yutkunmanıza engel olduğu gibi nefes almanıza da hiçbir şekilde izin vermeyeceği anlamına gelir ki bu, burnunuz da tıkanmışsa büyük bir sorundur.
En sonunda dayanamayıp kafasını yorganın altından çıkarttığında serin havanın ıslak yanaklarıyla teması karşısında tüyleri diken diken oldu. Etrafı görmemek için gözlerini sımsıkı yumuyordu. Öyle sıkı yumuyordu ki gözlerinin acıdığını gözünün önündeki renk patlamaları sayesinde izleyebiliyordu. Simli bir duman görüyordu gözkapaklarının arkasından. Karanlık bir sis...
  Birden bir mucize oldu. Odası ışığa boğuldu. Gözleri kapalıyken bile odasının ışığının açıldığını fark etmişti. Gözlerini gevşetti, açmaya yine de cesaret edemedi. Işık göz kapaklarının altından içeri sızıyor ve karanlığa alışmış olan gözlerini rahatsız ediyordu. Küçük kız ışığı odasındaki yaratığın açıp açmadığını merak etti.
Annesinin uyku kokan sesini duyması üzerine gözlerini araladı. "İyi misin?"e cevap vermek için ağzını açtı, ilk denemesinde boğuk bir tıslama dışında bir şey çıkmadı küçük ağzından.
Annesine ikinci kere cevap vermeye çalışırken bu geceki yaratığın onu izlediği yere korkarak kıstığı gözleriyle çevirdi kafasını. Pembe tüylü montu asıldığı yerden dalga geçercesine göz kırptı küçüğe.

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;