12 Aralık 2011 Pazartesi 0 comments

Parmaksız Kuşun Parmaksız Sahibi

 Bir kere gülümsedim ve adı "Gülümser" olan bütün kızlar bana cephe aldı. Yok efendim hiç böyle gülümsenir miymiş? Bu gülümsemekse onların yaptığı sırıtmakmış. Derhal gülümsediğim iddiamdan vazgeçmeliymişim. Falan fıstık. Yer fıstığı. Hatta yer fıstığı ezmesi. Canım fıstık ezmesi. Bi' tanem. O kirli sarı rengin hayatım boyunca rastladığım renklerin en lezzetlisi. Meyveli yoğurdun sarıya kaçan beyazından bile.
 Neyse. Gülümsemek diyordum. İlk gülümsememin üstünden çok zaman geçti.
 Milyon kere gülümsedim. Ve adı "Gülümser" olan kızlar tebessümlerime alıştı. Başıma mimoza çiçeklerinden yaptıkları bir taç taktılar. Şimdi gülümseyebiliyormuşum. Hatta nüfus cüzdanında olmasa da göbek adıma "Gülümser"i ekleyebileceklerini söylediler. İsimlerini benimle paylaşma kibarlığı karşısında gözlerim doldu. Yine de kabul edemedim. "Benim bir göbek adım var zaten." dedim. Onların da gözleri doldu. Saatlerce ağlaştık. Ağlamaya başlayınca daha gülemeyeceğimizi bildiğimizden adı "Gülümser" olan bütün kızlar teker teker kimliksizleşmeye, isimsizleşmeye başladı. Bunun üzerine daha çok ağlamaya başladık. Onlar tamamen silinince ben ortada kalakaldım.
 Yaşar'lar öldü, Yeter'ler yetmedi, Satılmış'lar esnaf oldu, Döndü'ler köşeyi dönemedi, Gülümser'ler ağladı. Kurallar, kurallar, kurallar...
 On saatlik uykuya doyamayanlar için psikolojik bir baskı ba'bında "Sadece Aptallar 8 Saat Uyur" adında bir kitap yazıldı. Herkes kitabın başlığının çeşitli varyasyonlarını uydurdu ama neredeyse bir avuç insan okudu. O kitabı bilmeyen yok, ama okuyan az. Neden? Çünkü aptal yerine konulduğumuz kitaplar okumayı sevmiyoruz. Çünkü biz zekiyiz. Çünkü biz çok ama çok zekiyiz! Kahrolmasın ki adımız Zeki olmadığı halde zekiyiz! On saatlik uykuyla zombi gibi dolaşıyorsak on saat uykunun bize yetmediğini gösterir bu. Ki on saat yetmezse sekiz saat hiç yetmez. Hiç yanılıyormuşum gibi geliyor mu? Gelmez çünkü sen de en az benim kadar zekisin.
 Adı Zeki olanlar, zeki insanların zekalarını kıskandı, Zeki'ler de suda çözündü ve çeşit çeşit sulu çözeltiler oluştu. O sulu çözeltileri de yüzde problemleri başlığı altında deneme sınavında sordular. Öğrenciler içlerinden "hmm" çektiler. Esaslı bir küfür de çekmiş olabilirler. Nasılsa ne kadar küfredersen o kadar afillisin. Yine de soruyu çözebilen zeki insanlar da oldu. Onların da boyları uzadı ve başları boyları uzadığından olsa gerek göğe eğerdi.
 Gülümser'lerin ağlamaları uzun havaya döndüğünde ben -itiraf ediyorum- soru çözüyordum. Bir kebapçıya gitmiştik. Tuz serpmişlerdi etin üstüne. Ve salataya. Ve suya ve peçeteye. Ben tuzu hiç sevemedim. Sevemediğim tek şey tuz olmadı üstelik. Beni sevdiğini söyleyen insanları sevmeye çalıştım -yemin ederim ki uğraştım- olmadı, salatanın en altlarından belki tuz ulaşmamıştır umuduyla yemeye devam ettim. Sonra da salata yemekten vazgeçtim, verdiğim en doğru kararlardan biriydi. Ayrıca papağanlar da tuzsuz çekirdek yer.
 Uzun havaları duyunca "ne oluyor?" bakışlarıyla önce sağıma, sonra soluma, sonra tekrar sağıma bakınca her tarafta parmak kadar boyları kalmış olan Gülümser'leri gördüm. -Yine itiraf ediyorum- oradan kaçtım. Hiçbirini görmek istemedim. Ne halleri varsa görsünler, dedim.
 Şimdi tüm bunları düşünürken keşke sesleri duyduğumda sağıma soluma bakmasaydım diyorum. Yok olan insanların kaybolduklarını sanıp kendimi suçlamazdım hiç olmazsa.
 Papağanım önce kendi parmağını sonra benimkini koparttı. Ve etrafımda bu olaya gülecek kimse kalmadı. Kimse kalmadı, kimse kalmadı, babacık, babacık, ciik.
1 Aralık 2011 Perşembe 0 comments

Alabildiğine Çiğne (Birinci Bölüm)

"Yasaklar çiğnenmek içindir! Ya da kurallar mıydı o? Aman neyse ney... Yasaklar da çiğnenir,
kurallar da. Her ikisini de çiğnemek çok zevkli." Aklından tüm bunlar
gerçerken ağzındaki sakızı yasak çiğnemiş olmanın verdiği zevkle çiğniyordu Gökçe.
Hayattaki tek gayesi "yasakları delmek"ti sanki. Bu uğurda
yapmayacağı çılgınlık yoktu. Her okul çıkışı bakkala gidip, eve en az iki paket
sakızla dönmek de evdeki sakız çiğneme yasağını çiğnemek içindi elbette. Bu
yasağın konulmasında, mutfak tezgahının üstünde, yemek masasında ve halıya
yapışmış halde bulunan çiğnenmiş sakızlar etkiliydi şüphesiz. Tüm bu sakızların
sağda solda bulunması üzerine Gökçe hariç evdeki herkesin ortak kararıyla sakız
yasaklanmıştı. Tabi bu sakız bağımlısı olan Gökçe'nin "Kesinlikle Delmem
Gereken Yasaklar" listesine eklenince ekmeğine yağ sürülmüş oldu.

 Onun böyle bir listesi olması şaşırtıcı bir şey olmazdı. Hatta bu liste, okulda yaptığı acayipliklerin
yanında "masum" bile sayılabilirdi. Okulda adı "lanet işlere
burnunu sokan anormal kız"a çıkmıştı. E bütün anormalliklerin yanında
böylesine bir lakap oldukça normaldi.

 Gökçe İYP adlı bir parti (!)kurmuştu okulda. "İnekleri Yok Etme Partisi" açılımlı bu partinin
elliye yakın üyesi de vardı üstelik. Gökçe'nin "pis işlerinde"
kullanığı defterde üyelerin isimleri ve "Hedef İnekler" başlığı
altında mimlenmiş isimler vardı. Gökçe, İYP'yi İYÖ olarak değiştirmeyi
düşünüyordu; çünkü parti kurmak yasaldı, yasadışı olan örgütlerdi. Bakalım
İYP'nin başkan yardımcısı bu işe ne diyecekti? Anlaşmalarına göre bugün telefon
açma sırası Gökçe'deydi.

 Ağzındaki sakızın şekeri bitince sakızı ağzından çıkarttı ve yeni bir sakız attı ağzına. Çalışma odasına
geçti. Telefonu eline aldı ve numaraları tuşlamaya başladı. Kısa bir
bekleyişten sonra karşı ahizeden "Alo, buyrun" cümlesini işitti.
"Alo, ben Gökçe, Yasemin'le görüşecektim." Bu kibar sesi, sahibinin
yaptığı acayipliklerle kim bağdaştırabilirdi ki? Hiçkimse!

 "Alo, Yasemin ban Gökçe. Ödev var mı yarına onu soracaktım." Bunun gizli bir şifre olduğunu Yasemin
ve Gökçe'den başkası anlayamazdı tabi. Hiçbir işi normal olmayan Gökçe'nin
şifreleme yöntemiydi bu. Ödevle ne alakası olurdu Allah aşkına? "Hmm
AnaBritannica, kaçıncı cilt? Yetmiş dördüncü sayfa mı? Tamam teşekkürler."
Bu AnaBritannica şifre değildi, ikisinin de evinde ortak bulunan ansiklopediden
bahsediyorlardı. Gökçe heyecanla Yasemin'in söylediği ciltten sayfa yetmiş
dördü açtı. Filmlerdeki kötü cadılar gibi gülmeye çalıştı.
"Hahahahaha!" Odasından pis işlerini kaydettiği defterini aldı.
Başlığını attı "Ruh Çağırma" Ansiklopediden cımbızla ayıkladığı en
etkili yöntemleri maddeler halinde defterine geçirdi. Ansiklopedide "Ruh
Çağırma" başlığının bulunması saçmaydı, ama bir o kadar da zevkliydi.

 Yazmayı bitirince ciddi bir iş yapıyor olmanın verdiği ciddiyetle gülümsedi. Bunu neden yaptığını sorsak
cevap veremez.

 "Hey yazar, benim hakkımda konuşup duruyorsun, ses çıkartmadım eyvallah; ama bana bazı şeyleri
neden yaptığımı sorma hakkın yok. Şimdi hikayeni anlatmaya devam et."
Tamam, çok şaşırmayın onun böyle demesine. Normalde hikayelerdeki kahramanlar,
bir yazar tarafından yazıldıklarını bilmezler. Ama Gökçe bilir. Çünkü o farklı,
çünkü o hep vardı. Ben yazsam da yazmasam da vardı. Ansiklopediler, kütüphane
kütüphane dolaşıp özetlerini çıkardığı mistik kitaplar buharlaşıp uçmuyor.
Hepsi Gökçe'nin bilinmezliğe olan açlığının doyurulması için zihninin bir
köşesinde depo ediliyor. Bilinmezlik dedim de, benim için bilinmezlikse onun
için "azıcık bilinebilir"dir.

 "Çok konuştun. Bence hikayeye devam etmelisin."

 Duydunuz onu. Devam ediyorum.

 Gökçe'nin pek arkadaşı yoktu. Aslında hiç arkadaşı yoktu. Sadece meslektaşları ve hayranları vardı. Okulda teneffüste yanındaki sıra boş kalmazdı. Mutlaka birileri gelir, atıyorum cin
çağırma hakkında merak ettiklerini sorar, Gökçe uzun uzun bilgilendirirdi
soranları. Bu meraklılardansa hayranlar daha fazlaydı. Facebook'ta adına hayran
sayfası bile açılmıştı. Kimilerine göre ulaşılmaz bir noktadaydı o. Mistik
güçlerinin yanında sesi de harikaydı. Konuşma sesi özellikle… Kendini
dinlettiren o ses tonu sayesinde İnekleri Yok Etme Partisi'nin üye sayısını gün
be gün arttırıyordu. Bütün bu parti olaylarından öğretmenlerin henüz
haberlerinin olmadığını belirtmem gerek.



Tarih: 8 Aralık 2010 Çarşamba

Yer: Cumhuriyet İlköğretim Okulu 7/A

Zaman: 4. Ders Saati, Matematik Dersi


 Gökçe "Matematikten gerçekten nefret ediyorum." düşünceleri eşliğinde gözlerinin altı kapkara
insan figürleri çiziyordu. Matematik öğretmeni İhsan Hoca, onun dersle ilgisi
olmadığını fark etti. Yavaşça yanına yaklaştı ve pek de yavaş olmayan şekilde defterini önünden çekti. Gökçe
neye uğradığını şaşırmış şekilde hocanın elindeki defteri gördü ve defteri
almaya davrandı. İhsan Hoca'nın defteri vermeye niyeti yoktu, üstelik
gözlerinin altı kapkara olan insan figürleri oldukça ilgisini çekmişti. Defteri
karıştırmaya başladı. Bu defterin "Gökçe'nin pis işlerinde kullandığı
defter" olduğunu söylememe gerek bile yok.

 İhsan Hoca'nın okudukça göz bebekleri büyüdü, suratı asıldı, yüzü allak bullak bir hal aldı. Gökçe ise hiç
yapmadığı bir şey yapmaya, ağlamaya başladı. Sınıfın gürültüsüzlüğünde Gökçe'nin
hıçkırıkları yankılanıyordu. Sınıf arkadaşları neye şaşıracaklarını
bilemediklerinden derin bir sessizliğe gömülmüşlerdi. Gökçe'nin ağlamasına mı,
İhsan Hoca'nın yüz ifadelerine mi, yoksa "malum defter"in deşifre
edildiğine mi şaşırsınlardı? Sonunda Gökçe'nin ağlamasına şaşırmaya karar
verdiler; çünkü en şaşırtıcı olan buydu.

 Gerçek bir arkadaşınız yoksa ağladığınız an dışında etrafınızda herhangi biri olabilir; ama ağlarken
yanınızdaki sıranın boş olduğunu görürsünüz. Ve kimse yanınıza oturmaya
yanaşmaz.

 Eğer bir öğretmenseniz öğrencilerinizden birinin acayip yazılar yazdığı/resimler çizdiği bir defteri
ele geçirdiğinizde defterin sahibinin hıçkırıkları sizi etkilemez. İşin üst
boyutunu düşünürsünüz ve "öğrenciyi normalleştirmek adına atılan her adım
mübahtır." ilkesini benimsersiniz.

 Eğer bir öğrenciyseniz öğretmenle "lanet işlere burnunu sokan anormal kız" arasında bir
gerginlik yaşandığı sırada çıtınızı çıkarmaz ve merakla olacakları
seyredersiniz.

 Eğer "lanet işlere burnunu sokan anormal kız"sanız, yapacağınız pek bir şey yok küçük hanım,
ağlamaya devam edin.

15 Kasım 2011 Salı 0 comments

Genç Jerpla'nın Acıları

Önsöz
Gülmek yerine ağladığınız, ağlamak yerine de güldüğünüz bir dünya hayal edin. Böyle bir dünya var. Kansakluma galaksisinde Tanyuf Sistemi'ndeki baştan dördüncü geoidte bambaşka bir hayat var. Bizim ancak hayallerini kurmaya çalışabileceğimiz bambaşka ama bambaşka bir hayat... Trajik olarak orada yaşayanlar da bizim gibi insanlar. Bunu söylerken her ne kadar mutlu olmasam da hepimizin gerçek eşinin orada olduğunu söylemem gerek. Bu anlatacaklarımı dünyadaki en saygın üç ilim insanı ve benim dışında kimse bilmiyor ta ki size anlatana kadar bu böyle olacak tabi. Çok ciddi araştırma sonuçlarından bahsediyorum. Çok gizli deneylerden bahsediyorum. Elimde yığınlarca bu söylediklerimi kanıtlayacak belge var. İleride basında yankılarını göreceksiniz zaten. Farklı bir galaksideki farklı bir dünya... Oranın sakinleri de oraya "dünya" diyorlar mı bilmiyorum. Demiyorlarsa "Batsın dünya" da diyemiyorlardır. Vah gariplerim. Ben şimdi "gariplerim" diyorum da harbi harbi garipler hani. Yüz kasları bizim usül çalışmıyor. Onların gözyaşları istisnasız mutluluk anlarında dökülüyor gözlerinden. Bizim katıla katıla ağlayacağımız durumlarda onlar kahkahalarla gülüyorlar. Düşünsenize biri bir espri yapıyor herkes bizim dünyalılarımızın yakınlarını kaybettikleri şiddette ağlıyor esprinin komikliğini belirtmek için.
Tek farklılıkları da bu değil. Onlar ayakta uyuyorlar. Ciddi manada yani. Yatakları duvarlara dik şekilde montelenmiş. Bizim güneş dediğimiz onlarda Tanyuf. Bu Tanyuf Güneş'ten daha büyük ve doğal olarak daha çok ısıtıyor gezegenleri. İnsanların yaşadığı gezegendeki sıcaklık bizim bu Dünya'daki en yüksek sıcaklık gibi. Bu sebeple oranın insanlarının vücutları o sıcaklığa alışık. Daha bir sürü ayrıntı anlatılabilir ama ciltler tutar. Dünya'yı kaç senedir coğrafya dersinde bize öğretmeye çalışıp da başaramamaları gibi ben de anlatırım havaya gider filan, hoş olmaz yani. Daha çok ayrıntıya girmeden romana başlamak istiyorum. Oranın Amerikası'ndaki "çok satan"lardan bir romanı Türkçemiz'e kazandırmanın haklı gururunu yaşıyorum. Bafyentot dilini öğrenmem yıllar sürse de buna değdiğini düşünüyorum.

Genç Jerpla'nın Acıları
"Kapoliştanika tombutaf ot kaşu umujantike lepa teki ma Jerpla fir anuti katuyha. Fari leytoy pa kentuv ke mayhulo yihte." (Göğsünün üstündeki arsız yaranın üstüne kolonya dökerken gülümsüyordu Jerpla. Şüphesiz ki canı çok yanıyordu.)
Bu seferki yarası diğerlerinden çok farklıydı. Boyu orta parmağı kadar vardı. Üstelik durmadan kanıyordu. "Bu sefer biraz abartmış olabilirim." dedi elindeki kullanılmış jileti çöpe atarken. Göğsündeki kanı tekrar yıkadı. Bulduğu yarabantlarını yarasını örtecek şekilde göğsüne yapıştırdı. Kanı durdurmazdı ama en azından orada yara bandının olduğunu bilip huzurlu olabilirdi.

Yatak odasına geçti. Alt kattan gelen belli belirsiz müzik hâlâ belli belirsiz bir şekilde devam ediyordu. Jerpla yangın söndürme tüpünü aldığı gibi yere müziğe uygun ritimde vurmaya başladı. Birazdan müzik kapanırdı, buna emin olunca ilaçlarını almaya mutfağa gitti. Evet, yaşlılar gibi ilaçlarını buzdolabında barındırıyordu. Önceliği uyku hapına verdi. Ardından da bir mide hapıyla beraber bir ağrı kesici aldı. Şimdi rahatça uyuyabilirdi.
Uyandığında her zamanki gibi bacakları ağrıyordu. "Yağmur yağacak herhalde." dedi ve kendi esprisine kısa bir süreliğine gözyaşı döktü. Her sabaha yağmurla uyanmaya alışmıştı artık. Çamaşırlarını akşamdan dışarı çıkartmıyordu sabahleyin çamaşır makinesinden çıktığından daha ıslak bulmamak için.
Kapının çaldığını telefonunun çalmasıyla fark etti. Çünkü evine gelenler kapıyı çalarken aynı zamanda telefonunu da çaldırırlardı. Kulağının duyum aralığına girmiyordu kapı zili, telefonu duysa da kapıyı duymuyordu işte. Bir kere bir doktor arkadaşına bahsetmişti bu durumdan. Sırf bunun şerefine bir kadeh daha tokuşturmuşlardı, hepsi bu.
Kapıya koştu Jerpla. Gelen Ehzilf olmalıydı. Kapıyı heyecanla açtı ve hayal kırıklığına uğradı. Kapıda kimse yoktu. Bu sefer telefona cevap vermek geldi aklına, kapıyı kapatmadan telefonunun olduğu odaya yürüdü hızlıca. Telefonunu eline aldığında hızla çarpan kapının sesini duydu. Refleksle kafasını arkaya çevirdiği anda karşısında simsiyah giyinmiş bir adam gördü.
22 Eylül 2011 Perşembe 0 comments

Kedi Çişi

  Kedi çişi kokan bebeğini kucağına ilk aldığında "Bu bebek benim değil!" diye bağırdığını hatırlayınca içi cız etti çiçeği burnunda anne olan Çiçek. Gözleri herhangi yeni doğan bir hayvanın gözleri gibi sıkı sıkı yumulu olan insan yavrusuna baktı. Kıpkırmızı yüzlü insancık dişsiz ağzını ara sıra açarak esnerken minicik elleriyle havada görünmez sinekleri kovalıyordu. Deminki cümlede "minicik eller" tamlamasını kullandığım için okuyucular bebeğin "oy oy oyy, şeker şeeeyy" olduğunu sanmasınlar. Oldukça çirkindi, oldukça kırmızıydı, oldukça oldukçaydı. Üstelik diğer bebeklerin cennet gibi kokmasının aksine kedi çişi kokuyordu. 

  Çiçeği burnunda anne çocuğun adını onu kokladıktan sonra koymuştu. "Kedi Çişi" Hamileliğinin daha ikinci haftasındayken (bir hamileliği ikinci haftasında fark etmek özel bir yetenektir) bebeğine isim düşünmüştü. Kız isminden bol başka bir şey olmayan şu dünyada kız olursa ne olacağına karar vermiş ama bir türlü erkek ismi bulamamıştı. Şimdi doğan oğlunun adını Kedi Çişi koyması elbette haksızlıktı, elbette saçmalıktı, elbette domuzluktu. Lakin Kedi Çişi'nin onun rahmini dokuz ay boyunca sömürmesi başlı başına intikam sebebi değil de neydi? Daha en baştan anlaşma maddelerini hazırlamış, bunu yüksek sesle karnındaki bebeğe iletmişti.
Madde Bir: Ben o anne kuşlardan değilim. Benden senin gelişimin için daha önceden yapmadığım şeyleri yapmamı bekleme. Senin için ne yemek düzenimi değiştiririm, ne daha çok yerim, ne de sağlıklı beslenmeye özen gösteririm. Ağrım olduğunda prospektüslerdeki "hamilelere uygun değildir." yazısına aldırmadan paşa paşa ağrı kesicimi de alırım.
Madde İki: Seni gürültüden yalıtıp zihninin gelişimi için sana klasik müzik falan dinletemem. Benimle beraber metal dinlemek istersen orası ayrı tabi.
Madde Üç (En önemli madde bu.): Eğer karnımı tekmelersen ayak tabanlarını okşamam, intikamı öğrenmen için geri bir yumruk yersin ancak.
Madde Dört: Doğduktan sonra "anne"den önce "baba" dersen, hatta herhangi bir şekilde "baba" dersen seni pencereden atarım.
Kedi Çişi tüm bunları anladı mı orasını Allah bilir. Şunu söyleyebilirim ki en önemli madde olan "tekme yok" maddesini yüzlerce defa çiğnedi. Ve annesi karnına yumruk atmanın kendi canını çok feci yaktığını fark ettiğinde bu maddeyi anlaşmadan çıkardı.
Elbette bunun doğduktan sonrası da vardı.

  İsim, bir insanın her şeyidir. İnsanlar isimleriyle var olurlar, isimleriyle yükseltilirler, isimleriyle mahvolurlar.
Ömrü boyunca boynunda bir tuğlayla gezecekti Kedi Çişi.

  Bebeğini kucağına ilk aldığında "Bu bebek benim değil!" diye bağırdığını hatırlayınca içi tekrar cız etti çiçeği burnunda anne olan Çiçek. Hemen bir yatıştırıcı iğne yapmıştı hemşireler. Her anne aynı olamıyor işte; kabullenmek, değişimlerin en zor aşaması. Anne itiraf edemese de bebeğinin bir an önce dillenmesini ve "baba" demesini iple çekiyordu. Çünkü eğer böyle bir olay olursa anlaşma gereği onu camdan atmak zorunda kalacaktı. Dikkat et okuyucu, "zorunda kalacaktı" diyorum. Babası meçhul de olsa, kedi çişi de koksa, çirkin ötesi de olsa, annesinin hayatını mahfetmiş de olsa bir anne bebeğini camdan bahanesiz atamazdı.
Annelik hormonları bile anne olmak istemeyen birinden "anne" yaratamaz. Küçükken alınan oyuncak bebeklerin boşuna olduğunun göstergesidir bu. "Erkekler ve onların iğrenç, şeytani dehaları! Küçücük kız çocuklarını sırf neslin devamı için oyuncak bebeklerle oynamaya teşvik etmek ancak bir erkeğin aklına gelirdi. Nesil devam ettirme budalası salaklar." dedi Çiçek. Ve sinirden gözünden akan bir damla yaşı sağ elinin işaret parmağına sildikten sonra uyuyan oğlunun gözlerine sürdü. Bunu yapmasının tek nedeni bunu yapmak istemiş olmasıydı. Birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ağlarken sarsılan vücudunun ritmine kaptırdı kendini. Daha kendisi küçücük çocuktu, daha büyümemişti. Nasıl olur da bebeği olurdu? Önünde artık hayal ettiği gibi bir gelecekten eser yoktu. Karnı bu yaşında buruş buruş olmuştu. Üstelik bebeğinin babası bile yoktu. Ağladı, ağladı, boğazına çuvaldız saplanır gibi bir acı duyana kadar ağladı. Uzandığı yatakta yanında yatmakta olan oğluna sarıldığını fark etti. Oğlunun cennet gibi kokusunu içine derin derin çekti. Cennet gibi mi dedim? Annesi öyle diyorsa öyledir.

---
  Bir hikayenin perde arkasını merak edenler için yazıyorum şimdi. Öncelikle daha önce hiç kedi çişi koklamadığımı belirtmem gerek. Bugün okul çıkışı midemi tıka basa doldurduktan sonra dersaneye doğru bayır yukarı yürürken sarımsı bir kedinin bir ağacın dibine köpek usülü işediğini gördüm. "Köpeklerle takılıyor herhalde." dedim ve o an aklıma "kedi çişi" tamlaması düştü. Ve bu tamlamadan kurtulamadım. Sürekli ama sürekli aklımda tekrarlayıp durdum. Bunu mutlaka kullanmam gerekti! Ve ortaya bu hikaye çıktı. Eve geldim, aklımda hikaye yazmak falan yoktu. Uyudum vesaire. Sonra kendimi bu hikayeyi yazarken buldum. İlk defa yazdığım hikayenin başlığını hikayeyi yazmadan koydum. Acaba nasıl kokuyordur ki kedi çişi?
18 Eylül 2011 Pazar 0 comments

Küçük Bir Çocuk Küçük Bir Çocuktur

  Ağlıyordu küçük kız. Uzun siyah kirpiklerinin ucuna takılıveriyordu damlalar. Kirpiklerinin üstündeki yuvarlak cam parçalarını andıran göz yaşlarını görseniz " Rabbim kızın kirpiklerine yağmur yağdırmış." derdiniz. Kirpiğe takılmaktan kurtulan yaşlar ise çocuk parklarındaki kayacağın başında özgürlüklerini ilan eden küçükler gibi yanaklarından aşağıya kayıyordu. Küçük kız ağlıyordu işte. Yorganı kafasına geçirmiş, içerinin sıcaklığına aldırmadan ağlıyordu. Her nefes verişinin içeriyi daha çok ısıttığının farkındaydı, ama yorganı kafasından çekmemesi gerektiğini biliyordu. Hıçkırıyordu, burnu tıkanmıştı, üstelik korkuyordu.
  Korku... Neyden korktuğunu biliyor, ama neden korktuğunu bilmiyordu. Bir çocuk gibi, sadece bir çocuk gibi korkuyordu.
  Burnu tıkandığında ağzından nefes almaya başlamış, birkaç dakika sonra ağzı kupkuru olmuştu; ağlarken ağzınızın kupkuru olması, boğazınızdaki o sert oyuncak topun yutkunmanıza engel olduğu gibi nefes almanıza da hiçbir şekilde izin vermeyeceği anlamına gelir ki bu, burnunuz da tıkanmışsa büyük bir sorundur.
En sonunda dayanamayıp kafasını yorganın altından çıkarttığında serin havanın ıslak yanaklarıyla teması karşısında tüyleri diken diken oldu. Etrafı görmemek için gözlerini sımsıkı yumuyordu. Öyle sıkı yumuyordu ki gözlerinin acıdığını gözünün önündeki renk patlamaları sayesinde izleyebiliyordu. Simli bir duman görüyordu gözkapaklarının arkasından. Karanlık bir sis...
  Birden bir mucize oldu. Odası ışığa boğuldu. Gözleri kapalıyken bile odasının ışığının açıldığını fark etmişti. Gözlerini gevşetti, açmaya yine de cesaret edemedi. Işık göz kapaklarının altından içeri sızıyor ve karanlığa alışmış olan gözlerini rahatsız ediyordu. Küçük kız ışığı odasındaki yaratığın açıp açmadığını merak etti.
Annesinin uyku kokan sesini duyması üzerine gözlerini araladı. "İyi misin?"e cevap vermek için ağzını açtı, ilk denemesinde boğuk bir tıslama dışında bir şey çıkmadı küçük ağzından.
Annesine ikinci kere cevap vermeye çalışırken bu geceki yaratığın onu izlediği yere korkarak kıstığı gözleriyle çevirdi kafasını. Pembe tüylü montu asıldığı yerden dalga geçercesine göz kırptı küçüğe.

Popüler Yayınlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.
 
;